Ne iyi insanlar var şu şehirde…
Herkesin derdini bilirler, herkesin hatırını sorarlar.
Bir sıkıntın olduğunda o bildik tebessümle hemen sorarlar:
“Senin için ne yapabilirim?”
Ne güzel…
Fakat insan yaş aldıkça, sözün kendisinden çok sözün arkasında ne olduğuna bakmayı öğreniyor.
Gülümsemeden çok, o gülümsemenin ardındaki yüzü görmeye başlıyor.
Çünkü bazı “Senin için ne yapabilirim?” soruları gerçekten yardım etmek için sorulmuyor.
Bazen yalnızca iyi insan görünmenin en zarif biçimi oluyor.
Ne iyi insanlar ama…
Bir de şu şehrin enteresan bir tarafı var.
Kimi insanlar birbirinin yüzüne bakmaz sanırsınız.
Birbirlerinden hoşlanmazlar.
Birbirlerinin adını duyunca yüzleri değişir.
Hatta birbirlerinin arkasından küfür bile ederler.
İnsan da gerçekten birbirlerinden nefret ettiklerini sanır.
Oysa bazı düşmanlıkların ömrü kapı kapanana kadardır.
Kapı kapanınca küfürler susar, hesaplar konuşmaya başlar.
Demek ki bazı düşmanlıklar da ihtiyaç kadar sürüyor.
Ben artık insanların kiminle yan yana durduğundan çok, kimlerin önünü açtığına ve kimlerin önüne duvar örüldüğüne bakıyorum.
Birini parlatmak kolay.
Bir kürsü, bir fotoğraf, birkaç güzel söz…
Birini görünmez yapmak ise daha kolaydır.
Telefon etmezsin.
Kapıyı açmazsın.
İşini görmezsin.
Sonra da:
“Kısmet olmadı.”
dersin.
Ne güzel tesadüf!
Ama iş insanın ekmeğine kadar uzanıyorsa, mesele artık başka bir şeydir.
Önce işini zorlaştırırsınız. Sonra çevresini daraltırsınız. Ardından müşterisi azalır, kapısı daha seyrek açılır.
Sonra bir gün dükkânın kepengi iner.
Ve siz uzaktan bakıp “Kendi kendine battı” dersiniz.
Ne güzel tesadüf!
Bu şehirde işini kaybeden, dükkânını kapatan, borcun altında ezilen, hatta iflasa sürüklendiğini söyleyen insanların hikâyeleri var.
İnsan ister istemez soruyor:
Bükemediğiniz insanın önce yolunu, sonra ekmeğini kesmek nasıl bir güç gösterisidir?
Bir insanı kendi tarafınıza çekemiyorsanız, onu yalnız bırakmak mı gerekiyor?
Çünkü insanın ekmeği üzerinden güç göstermek, siyasetin değil vicdanın meselesidir.
Bir şehirde kim seçilecek, kim yükselecek, kimin önü açılacak?
Bunlara birkaç kişinin görünmeyen kararları yön veriyorsa, orada liyakat yara alır.
Çünkü liyakat, senden hoşlananların seni seçmesi değildir.
Senden hoşlanmasalar bile hakkını teslim etmek zorunda kalmalarıdır.
Ve hiç kimse kendisini bu şehrin sahibi sanmasın.
Edirne kimsenin arka bahçesi değildir.
Ne makamın…
Ne paranın…
Ne siyasetin…
Bugün güçlü olanın yarın da güçlü kalacağının garantisi yoktur.
Bugün başkasının önüne koyduğunuz taş, yarın kendi yolunuza çıkabilir.
Çünkü devranın tapusu kimsede yoktur.
Döner.
Ben kimseyle kavga etmiyorum.
Kimsenin koltuğunda gözüm yok.
Sadece şunu söylüyorum:
İnsanları hafife almayın.
Herkes sizin gülümsemenizi samimiyet sanacak kadar saf değil.
Herkes susuyorsa korktuğu için susmuyor.
Bazıları sadece doğru zamanı bekliyor.
Çünkü bazı şeyler bugün konuşulmaz.
Bir gün mutlaka konuşulur.
O gün geldiğinde kimin kimi desteklediği, kimin önünü açtığı, kimin önünü kapattığı daha açık görülecektir.
Kimse sesini yükseltmek zorunda kalmayacak.
Çünkü bazı cevapları insan vermez.
Zaman verir.
Ne iyi insanlarsınız siz!
Herkesin iyiliğini düşünüyorsunuz.
Herkes için bir kapınız var.
Yeter ki o “herkes”, sizin seçtiğiniz kişi olsun.
Ne büyük merhamet!
Ne büyük iyilik!
Ama unutmayın:
Koltuk geçer. Güç geçer. Kalabalık dağılır.
Geriye insanın yaptığı kalır.
Ve bazen insan, yıllar sonra dönüp kendi bıraktığı izlere bakmak zorunda kalır.
Bir gün mutlaka…
Vesselam.
