Bazı şeyler vardır; dile gelmez ama her gün gözümüzün önünde durur ve biz bakmamayı öğrendiğimiz için görünmez hâle gelir; bir çocuğun sınıfta konuşmamayı seçmesi, teneffüste kalabalığın dışına itilmesi, göz göze gelmemek için başını öne eğmesi gibi… Ben tam olarak bu sessizlikten söz ediyorum, çünkü bu ülkede çocuklar birbirine zorbalık yaparken asıl gürültü, yetişkinlerin suskunluğundan yükseliyor.
Bir okul düşünün; duvarlarında değerler eğitimi afişleri, panolarında sevgi, saygı ve hoşgörü kelimeleri, girişinde “geleceğimiz burada yetişiyor” yazıları var ama o geleceğin tam ortasında bir çocuk, her gün başka bir çocuğun hedefi hâline geliyor; itilerek, alay edilerek, dışlanarak, yalnız bırakılarak ve bütün bunlar olurken “çocuklar arasında olur böyle şeyler” denilerek yavaş yavaş içe doğru kapanıyor.
Burada kimse bana “haberimiz yoktu” demesin; çünkü zorbalık gizli bir şey değildir, kendini belli eder, iz bırakır, davranışı değiştirir, çocuğun gözünü yere indirir, sesini kısar, yürüyüşünü değiştirir. Görmek için olağanüstü bir çaba gerekmez; görmek istemeyen bir bakış yeterlidir. Görmemek ise çoğu zaman bir eksiklik değil, rahata dokunmamanın bilinçli tercihidir.
Ve işin daha ağır tarafı şudur ki; aynı okullarda öğrenci kayırmanın fısıltı hâlinde değil, alışılmış bir düzen gibi dolaştığını, bazı çocukların her şartta korunurken bazılarının “idare eder” denilerek kendi hâline bırakıldığını bilen herkes, farkında olsun ya da olmasın, bu düzenin sessiz ortağı hâline gelir.
Ben buradan yetkililere sesleniyorum ama alışıldık bir dille değil; rica etmiyorum, süslü cümleler kurmuyorum, nezaketin arkasına saklanmıyorum:
İşinizi vicdanen, eksiksiz, gözünüzü başka yere çevirmeden yaptığınızı yüzde yüz söyleyebiliyor musunuz?
Yoksa denetimler dosyalarda tamamlanırken, çocuklar hâlâ aynı koridorlarda yalnız yürümeye devam mı ediyor?
Hijyen meselesine gelince…
Bir okulda sabun yoksa ama tutanak varsa,
tuvaletler kokuyorsa ama raporlar tertipliyse,
lavabolar kirliyse ama açıklamalar pürüzsüzse,
burada sorun imkân meselesi değil, ihmalin sıradanlaştırılmış hâlidir.
Temizlik yapılmıyordur belki ama açıklamalar tertemizdir; kâğıtlar düzenlidir, cümleler düzgündür, vicdan ise sürekli yarına bırakılmıştır.
Tahtanın kırık köşesi, sınıftaki eksik lamba, kütüphanedeki sayısız eksik kitap… Bütün bunlar görünmez ama çocuklar her gün onları hissediyor.
Bütün bunlara bir de kırık dökük kapılar eklenir; tam kapanmayan sınıf kapıları, kilidi tutmayan tuvaletler, itildiğinde daha çok açılan odalar… Kimse elini sürmez, çünkü “henüz tamamen kırık değildir”, çünkü ertelenebilir, çünkü bekleyebilir. Ama o kapıların ardında kalan çocuklar bekleyemez, onlar her gün biraz daha kırılır.
Ve tabii bir de okul kermesleri vardır; rengârenk afişleri, pastaları, balonları, süslü masalarıyla görünüşte ne kadar neşeli bir etkinlik gibi durur ama kim soruyor: Bu kermesin anlamı nedir, bu gelir nereye gidiyor, kimler kullanıyor? Çocukların katıldığı, velilerin destek verdiği, eğlenceli gözükmesi gereken bu etkinliklerde toplanan paralar çoğu zaman gizli bir defterin içine, yönetimin takdirine ya da belirsiz hesaplara kayar ve çocukların gözünden kaçan küçük eksiklikler, kırık kapılar, temizlenmeyen tuvaletler, eksik malzeme giderleriyle ilişkilendirilir mi bilinmez. Veliler kermese katılıyor, alkışlıyor, bağış yapıyor; ama kimse çocukların gözlerindeki yalnızlığı fark etmiyor. Görüyor musunuz, orada sessiz bir çığlık var, ama alkışlar onu bastırıyor. Ve o kermesten toplanan para… Kim bilir hangi köşeye saklanıyor, hangi eksiklikleri kapatıyor, hangi çocukların ihtiyaçları hâlâ göz ardı ediliyor; şeffaflık derken kimseyi görmüyor musunuz?
Bir okulda her gün aynı kapı gıcırdar; kapanmaz, korumaz, sahip çıkmaz ama ertelenir. Bir gün, zorbalıktan kaçan küçük bir çocuk, kalabalıktan saklanmak, alaydan kurtulmak için o kapının ardına sığınmak ister; kapı kapanmaz, çocuk da korunamaz. Sonra herkes aynı cümleyi kurar:
“Keşke daha önce fark etseydik.”
Oysa fark edilmiştir.
Sadece dokunulmamıştır.
Ben şunu çok iyi biliyorum: Hiçbir çocuk,
kırık bir kapının önünde,
kirli bir lavabonun başında,
sessiz bir koridorun ortasında
yalnız kalmayı hak etmez.
Ve yine biliyorum ki hiçbir yetişkin,
“bilmiyordum” diyerek,
“yoğunduk” diyerek,
“zaman olmadı” diyerek
yarından muaf tutulamaz.
Kıssadan hisse şudur:
Bir çocuğun sustuğu yerde aslında herkes konuşur;
ama o seslerin çok azı vicdandır.
Ve eğer bugün vicdan susuyorsa,
yarın bu sessizliğin hesabı
çok daha yüksek, çok daha rahatsız edici bir sesle sorulur.
Ve unutmayın, sessiz bir çocuk sadece sustuğunu sanır; aslında o sessizlik, bütün okulun, bütün sistemin aynasıdır.
Vesselam...
