"Zamanın Göğsünde Yankılanan Sessizlik"
Zamanın nabzı hızla atıyor. Her şey değişiyor, dönüşüyor, kayboluyor… Ama insan aynı soruların içinde sıkışıp kalıyor: Nereye gidiyoruz? Ne oluyor bize?
Teknoloji hiç olmadığı kadar gelişti, ama biz birbirimize yabancılaştık. Herkesin sesi var ama kimse kimseyi duymuyor. Herkes bir şey biliyor ama kimse kimseyi anlamıyor. Kalabalıklar içinde yapayalnızız. Görüyoruz ama dokunmuyoruz. Yan yana duruyoruz ama ruhlarımız birbirine çarpmıyor bile.
Günümüzün en büyük krizlerinden biri anlam krizi. Yaşamak için yaşıyor gibiyiz. Sabah uyanıyor, görevlerimizi tamamlıyor, akşam yatağa dönüyoruz. Ama içimizde hep aynı boşluk: "Neden?" sorusu. Neyi unuttuk? Ne ara insan olmanın özünü yitirdik?
Artık haber bültenleri, duygularımızdan daha hızlı akıyor. Bir gün bir doğal afet, ertesi gün bir toplumsal çöküş... Ekran başında bir bardak çayla izlediğimiz her acı, sanki başkasının hikâyesiymiş gibi geçip gidiyor. Oysa her biri bizim geleceğimizden bir şeyler götürüyor. Her biri, aslında biziz.
Bir zamanlar mahalle aralarında selamlaştığımız insanlar vardı. Şimdi asansörde göz göze gelmemek için ekranlara gömülüyoruz. Komşuluk yerini güvensizliğe, paylaşmak yerini rekabete bıraktı. Duygular yerini algoritmalara teslim etti. Anlam, etkileşim sayısına indirgendi. Ve en acısı: İnsan hayatı, kıyaslarla, etiketlerle, çıkarlarla ölçülmeye başlandı. Oysa insan hayatı, hiçbir hesabın ötesindedir.
Görmüyoruz… Görmek istemiyoruz belki de. Çünkü görmek, sorumluluk yükler insana. Vicdan, harekete geçmeyi gerektirir. O yüzden duyarsızlık daha kolay geliyor. Ama unutmayalım: Duyarsızlık da bir tercihtir. Sessiz kalmak da bir duruştur. Ve bazen en büyük yıkım, hiçbir şey yapmamaktır.
Bu çağda insan kalabilmek, en büyük cesarettir. Merhameti korumak, el uzatmak, dinlemek, anlayış göstermek… Bunlar lüks değil, insan olmanın gereğidir.
Belki artık yenilenmemiz gerekiyor. Ama betonla, teknolojiyle değil… Vicdanla, akılla, şefkatle. Çünkü şehirler büyüdü, yollar uzadı ama kalplerimiz daraldı. Ve bir milletin gerçek gücü, ekonomisinde değil; insanının birbirine ne kadar sahip çıktığında yatar.
Artık susmamalıyız. Kaygılarımızı, öfkelerimizi, sevgimizi, umudumuzu yüksek sesle konuşmalıyız. Çünkü değişim sessizlikte değil, ses olmakta başlar. Ve o ses ne kadar içtense, yankısı o kadar güçlü olur.
Zor zamanlardan geçiyoruz, evet. Ama unutma: En derin karanlıklar, en parlak yıldızların doğduğu yerdir. Eğer yeniden başlamak istiyorsak, önce hatırlamayı öğrenmeliyiz. Kim olduğumuzu, neye inandığımızı, neyi savunmamız gerektiğini...
Bu ülkenin hâlâ vicdanı var. Hâlâ umut var. Ama umut kendiliğinden yeşermez. Umut, hatırlayanların, unutmayanların, vazgeçmeyenlerin ellerinde büyür.

Özcan gül
Süper bir yazı olmuş 10 ay önceÖnder KARA
10 ay önceÖnder KARA
10 ay önceŞener alır
Üzerine söz yok …… 10 ay önce