Beş Dakika...
Son zamanlarda küçük camilerimizin kapılarında dikkatimi çeken bir sessizlik var.
Bir vakitler ezanı beklerken açılan, huzuru daha içeri girmeden hissettiren o kapılar…
Şimdi çoğu yerde namaza sadece beş dakika kala aralanıyor.
Cemaatiyle nefes alan bu mekânlar, adeta bir son dakika telaşının içine sıkıştırılmış gibi.
Ve bazen daha vahim bir tabloyla karşılaşıyorum:
Görevli imam veya müezzin zamanında hazır bulunmuyor.
Mahalle sakinleri kendi aralarından namazı kıldırmak zorunda kalıyor.
Cemaat, görevin resmi değil, sorumluluğun içten geldiği bir ibadet hâline dönüşüyor.
Ben, ezana yaklaşırken camiye yürüyen insanların yüzünde aynı soruyu görüyorum:
“Neden kapı kapalı?”
Ve ben bunu açıkça soruyorum:
Müftü Bey… Bu halin hikmeti nedir?
Bir cami kapısının kapalı kalması sadece bir kapı meselesi değildir.
Bu, ruhun mekâna erişememesi, huzurun içeri sızamaması demektir.
İbadet, hazırlığıyla güzeldir; insan içeri girdiğinde nefesini toplar, gönlünü arındırır.
Ama kapı kapanmışsa, bu hazırlık da yarım kalır.
Durum sadece gecikme değil.
Bazı camilerde görevler gönülden değil, mecburiyetten taşınıyor.
Hoca veya müezzin gelmek zorunda, ama iş mekanik ve soğuk; sorumluluk çizgileri içinde sadece yapılması gereken görev yerine getiriliyor.
Cemaat ibadetini yaparken, görevli aceleci, ruhsuz ve gönülsüz hareket ediyor.
Hizmet değil, mecburiyetin gölgesi hâkim.
Bu, ibadetin ruhunu boğuyor ve camiyi sadece görev yeri hâline indiriyor.
Ve ilginç bir çelişki var ki kafamı kurcalıyor:
Bazı hocalar, mevlid ya da özel günlerde hiç aksatmıyorlar.
O zaman kapılar vakitinde açılıyor, görev titizlikle yerine getiriliyor.
Acaba o zamanlarda ek ücret mi veriliyor, fazla mesai mi sayılıyor?
Yoksa gönüller mi farklı çalışıyor?
Anlayamadığım bir durum bu…
Ama net bir gerçek var: ibadet, gönülden gelmediğinde eksik kalıyor.
Müftü Bey!
Kimseyi itham etmiyorum.
Ama ortada herkesin gördüğü bir tablo var:
Cami cemaate geç kalıyor.
Gönlü kırılan cemaatin yüzünde sorular büyüyor.
Görev aşkı bu kadar mı küçüldü?
Cami kapısını vaktinde açmak bile ağır geliyorsa, daha büyük sorumlulukları kim taşıyacak?
“Soru bir rica değil, bir sorumluluk çağrısıdır; cevabını bekliyorum.”
Bu şehrin insanı büyük bir şey istemiyor.
Bir kapının zamanında açılmasını, bir tebessümü, bir sıcak karşılamayı bekliyor.
Cami devlet dairesi değildir; mesai kavramına sıkışmaz.
Cami, ruhun evidir.
Ev dediğin misafirini kapıda bekletmez.
Sonuç açık: Geciken kapılar, geciken gönüller doğuruyor.
Ben Ali Kutlu olarak soruyorum:
Bu gecikme neden hâlâ giderilmiyor?
Ve daha önemlisi:
Gönüllere açılması gereken kapı neden hâlâ kilitli duruyor?
Belki bu küçük ayrıntı sizin gözünüzde önemsizdir.
Ama bu küçük ayrıntı, büyük bir meselenin gölgesini taşıyor:
Görev bilinci ile gönül bilinci arasındaki mesafe…
Ve tekrar soruyorum:
Namaz vakti geldiğinde, görevli gelmiyorsa, cemaat neden kendi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalıyor?
Mecburi hizmet, gönül hizmetinin yerini alıyorsa, ibadet nasıl tam olur?
Müftü Bey… İvedilikle cevap bekliyorum.
Vesselam...
