Lütufla Beslenenlerin Hikâyesi
Kendi işinde dikiş tutturamamış bir adam düşünün… Eline çekiç alıp çivi çaksa yamuk, hesap yapsa defter tutmaz. Ama gel gör ki, önüne birden fazla makam serilmiş; her biri öyle kritik ki, bir tanesini almak bile çoğu için rüya. Oysa o, biliyor ki; başarı kendi teriyle kazanılmazsa, lütufla beslenmek her zaman daha konforlu.
Masaya oturduğu anda kendini sarayın tahtında zannediyor. Satın alma masaları, evrak yığınları, karar defterleri… Hepsi onun gözünde birer sahne, kendisi başrol. Ama arada bir fısıldıyor rüyası:
“Ben ki kendi işimde çivi bile tutturamadım, şimdi mi büyük kararlar vereceğim?”
Fısıltı kısa sürüyor; çünkü lütufla beslenen adam sorulara pek yer bırakmaz.
Oyun başlıyor işte: her makam, her koltuk, her yetki bir ödül gibi önünde diziliyor. Ama asıl marifeti, yalakalıkta ortaya çıkıyor. Gülümsüyor, eğiliyor, başını sallıyor; karşısındaki her “efendim”i altın değerinde görüyor. Her söz bir övgü, her bakış bir minnet… Ve o, bunları topluyor, bir çırpıda kendi gövdesine tatlı bir örtü gibi seriyor.
Örtü kalın, altı boş.
Rüya devam ediyor: daha büyük makamlar, daha geniş yetkiler, daha kalın bordrolar… Temenniler bitmez, hayaller tükenmez. Lütufla gelen makamların kokusu başını döndürüyor; gözünü para bürümüş. Ama hepsi kitabına uygun, şekline şemaline dikkat ederek. Kanun defterinde suç yok, vicdan defterinde ise isyan var.
Alay konusu olan şey, bu yüksek makamları bir başarı sembolü gibi taşıması. İnsan bakıyor, hayret ediyor: kendi işinde tutunamamış biri, şimdi şehirdeki en kritik masalarda oturuyor. Ama dik duruyor derken, omurgasını eğip bükerek ayakta kalıyor. Çünkü bilir ki, lütufla gelen makam, kendi ayaklarıyla kazanılan bir yetki değildir. Ayakta kalmasını sağlayan, gölgeye saklanmış övgüler ve fısıltılar…
O masada otururken, sanki bütün şehri yönetiyormuş gibi. Oysa sandalyede oturanın geçmişi: küçük başarısızlıklar, kaçırılmış fırsatlar ve boş kalan defterler… Bir alay gibi bakıyor insana, ama kahkaha atmıyor; çünkü gülücükler dağıtıyor, arkası yılan dolu.
Ve işte hikâyenin acı tatlı sonu: lütufla gelen makamlar geçici, rüya kısa. O çok sevdiği koltuklar bir gün tabureye dönüşecek. Ve o, geçmişin ağırlığı altında başını kaldıracak. Yalakalığın, iğneli gülüşlerin ve kitabına uygun işlerin hiçbir gücü o an yanına kalmayacak.
Kısacası, lütufla beslenen adam… Senin hikâyen, kendi başarısızlığının üzerine serilmiş bir örtüden ibaret. Ne kadar parlak gösterirsen göster, altındaki yamaları herkes görüyor.
Ve inanın, bunu görenler gülümseyerek not alıyor: akıl dolu alayla, ince ince, senin rüyanın boşluğunu…
Vesselam.
