Edirne’nin kalbinde tarih her zaman görkemli yapılarla konuşmaz.
Bazen yerinde olmayan taşlarla, eksiltilmiş geçitlerle, daraltılmış hafızayla konuşur.
Direk (Deyrek) Çarşısı…
Halk arasındaki adıyla Direklerarası.
Ali Paşa Çarşısı’nın Balık Pazarı’na açılan alt kapısı…
Bugün eskisine kıyasla daralmış, ferahlığını kaybetmiş bir geçit.
Oysa bir zamanlar burada ibadetle ticaret yan yana durabiliyor, şehir kendi ritmini kendi dengesiyle koruyabiliyordu.
Bu hattın güney ucunda, Vezîrazam Hersekli Cedid (Semiz) Ali Paşa tarafından çarşıyla birlikte inşa ettirilen Semiz Ali Paşa Mescidi bulunurdu.
Tek minareliydi.
Gösterişten uzaktı.
Ama vakıf aklının, şehir vicdanının ve kamusal sorumluluğun sessiz bir ifadesiydi.
Esnaf namazını kaçırmazdı; yolunu uzatmazdı.
Kışın abdest için sıcak su bile düşünülmüştü.
Çünkü o yapı, insanı merkeze alan bir anlayışla yapılmıştı.
Sonra ne oldu?
Cemaati azaldı.
İlgisi eksildi.
Ve bir noktadan sonra emanet, yük sayılmaya başlandı.
Caminin avlusunun büyük bir kısmı, mütevellisi Hacı Şâkir Efendi tarafından Yahudilere satıldı.
Bu alana dükkânlar inşa edildi.
İbadetin sınırı daraltıldı; ticaret genişletildi.
Ve 1878 Osmanlı–Rus Savaşı sürecinde yapı tamamen ortadan kalktı.
Bugün yerinde ne var?
Biraz beton.
Birkaç dükkân.
Ve hiçbir şey olmamış gibi davranan bir suskunluk.
Aynı hattın birkaç adım ötesinde, Balık Pazarı çıkışına yakın arka sokaklarda bir başka hafıza daha yer alıyordu:
Sveti Giyorgi Kilisesi.
Bulgar Ortodoks geleneğinde Aziz Georgi’ye adanmış,
19. yüzyılda inşa edilmiş, küçük ama kimlikli bir ibadet mekânı.
Bu yapı bu şehrin Hristiyan hafızasıydı.
Edirne’ye yabancı değildi.
Edirne’nin kendisiydi.
Bugün durup sormak gerekiyor.
Ama bağırarak değil; duruşla, soğukkanlılıkla sormak gerekiyor:
Bir şehirde iki inancın izi yan yana durabiliyorken,
bugün ikisinin de yerinde neden yalnızca daraltılmış bir yol var?
Kim korumadı?
Kim hatırlatmadı?
Kim görmedi?
Yoksa görenler, görmemeyi mi tercih etti?
Bugün Ali Paşa Çarşısı’nın Balık Pazarı’na açılan bu hattı, eskisine kıyasla belirgin biçimde daralmış, yürüyenin adımını hesaplamak zorunda kaldığı bir geçide dönüşmüştür.
Bu daralma şehir ihtiyacından mı doğdu,
yoksa bazı kişisel ikballerin gölgesinde şekillenen tercihlerden mi?
Şehirlerde yollar kendiliğinden daralmaz.
Öncelikler değiştiğinde sıkıştırılır.
Ve kamusal alanlar, kişisel hesapların arasına girdiğinde ortaya çıkan şey düzen değil, zafiyettir.
Bu daraltılmış hat yalnızca estetik bir sorun üretmez.
Işığın azaldığı, görüşün kısıtlandığı, denetimin zorlaştığı her geçit, kamusal güvenlik açısından bir risk alanıdır.
Burada mesele “bir şey oldu mu” değildir.
Mesele, böyle bir zeminin bile bile oluşmasına izin verilmiş olmasıdır.
Bazı sonuçlar yaşanmadan önce bile sorumluluk çoktan yerini bulur.
Bu noktada sözü Vakıflar Müdürlüğü’ne getirmek gerekir.
Çünkü vakıf, yalnızca kayıt tutmak değildir.
Vakıf, emaneti korumakla yükümlü olmaktır.
Arşivlerde adı duran, tapuda izi bulunan, vakıf diye kayda geçmiş yapıların sahada yok hükmünde olması,
“zamanla oldu” denilerek geçiştirilemez.
Bu, bakıldığı hâlde görülmeyenin,
bilindiği hâlde hatırlanmayanın resmidir.
Bir kurum sorumluluğunu dosyaların ağırlığına havale ediyorsa,
o dosyalar artık korumaz; perdeler.
Ve evet, bu şehirde bazı taşlar kendiliğinden yerinden oynamadı.
Sessiz kalındığında taşlar yer değiştirir.
Hafıza silinir.
Sorumluluk başkasının üstüne bırakılır.
Kimseye bağırmaya gerek yok.
Çünkü bu tablo,
“görevimizin farkındayız” diyen bir yapının,
görevini geciktirmeyi alışkanlık hâline getirdiğini zaten gösteriyor.
Oysa Edirne bunu hak etmiyor.
Bir mescidin yok oluşunu “zamanın gereği” diye anlatmak,
Bir kilisenin izini “arka sokak” diyerek küçültmek,
Tarihle değil, ihmalle izah edilir.
Edirne’nin meselesi bağırmak değil.
Edirne’nin meselesi unutulmak.
Ve bazen,
taşı yerinden etmek yıkımdır;
ama unutturmak, daha kalıcı bir tahribattır.
Vesselâm.
