Edirne Merkez Kıyık–Tophane bayırındaki Mimar Sinan Aile Sağlığı Merkezi açıldı.
Evet, açıldı.
Hizmet veriyor.
Şunu en baştan, özellikle ve altını kalın kalın çizerek söyleyelim:
Bina içinde, gördüğüm kadarıyla bir problem yok.
Doktorlar ve sağlık çalışanları, imkânları zorlayarak, fedakârlıkla ve ciddiyetle görev yapıyor.
Kapının iç tarafında emek var, sorumluluk var, vicdan var.
Hatta çoğu zaman,
kendilerine ait olmayan eksiklerin yükünü de omuzladıkları açıkça görülüyor.
Bu yazı doktorlara değildir.
Bu yazı sağlık çalışanlarına hiç değildir.
Ama…
Kapının dışına çıktığınız anda,
aynı ciddiyeti,
aynı özeni,
aynı aklı görmek mümkün değil.
Bir kamu sağlık tesisinin çevresi,
bir yağmurda bataklığa dönüyorsa,
araçlar çamurun içine gömülüyor,
vatandaş sağlık hizmetine denge kurarak yürümek zorunda kalıyorsa;
orada sorun sağlık değildir,
orada sorun aklın geri çekilmesi,
sorumluluğun buharlaşmasıdır.
Bir aile sağlığı merkezi;
sadece duvar değildir,
sadece tabela değildir,
sadece “açıldı” denilen bir yapı değildir.
O bina;
aracın park ettiği yerden başlar,
yaşlının bastığı zeminden başlar,
çocuğun düşüp düşmediği noktadan başlar.
İçeride bu kadar titiz çalışan hekimler varken,
dışarıda bu kadar başıboşluk;
emeğe yapılmış açık bir haksızlıktır.
Peki ya bu işi teslim alanlar?
Artık sormak değil,
ısrarla sormak gerekiyor:
Bu işi teslim alırken ne yaptınız?
Bakmak mıydı bu,
yoksa sadece bakmış gibi yapmak mıydı?
Bir kamu işini teslim almak;
güneşli bir günde dolaşıp “olur” demek değildir.
Yağmur ihtimalini yok saymak hiç değildir.
Eğer bu işten anlamıyorsanız — ki bu da insanidir —
anlayanlara danışmak neden aklınıza gelmedi?
Zemin mühendisleri mi yoktu?
Drenaj bilen kimse mi kalmadı?
“Buraya yağmur yağarsa ne olur?” diye soracak
tek bir teknik cümle kurulamadı mı?
Yoksa soruldu da,
cevaplar mı rahatsız ediciydi?
Belki mesele bilgisizlik değildi.
Belki mesele,
bilginin zahmetinden kaçmaktı.
Bilmemek ayıp değildir.
Ama bilmediği halde imza atmak,
sonra da ortaya çıkan tabloyu
doğal bir sonuç gibi izlemek,
işte burada sorumluluk başlar.
Hak ediş: Kâğıt üzerinde kusursuz, sahada çamurlu
Gelelim meselenin kalbine.
Bir yağmurda bataklığa dönen bir çevre düzenlemesi,
hangi akıl yürütmeyle
“tamamlanmış iş” kabul edilir?
Hangi teknik gerekçeyle
“uygundur” denir?
Hangi rahatlıkla
hak ediş dosyasına eklenir?
Eğer bu tabloya rağmen hak ediş verilmişse;
burada sorun zeminde değil,
masadaki kolaylıktadır.
Bu şehir şunu sormak zorundadır:
Bu kabul tutanağının altında kimin imzası var?
Bu çevreye bu haliyle “olur” diyen akıl kimdir?
Çünkü imza,
sadece kalem izi değildir.
Sorumluluğun açık beyanıdır.
Ve elbette… bu işi yapanlar
Bir kamu yapısını yapmak,
“nasıl olsa gider” mantığıyla olmaz.
Hele adı sağlık olan bir yapıda,
hiç olmaz.
Bu işi yapan firma ya da firmalar şunu bilmelidir:
Kamu işi,
en hızlı bitirilen iş değildir.
Kamu işi,
en az itiraz edilen iş hiç değildir.
Kamu işi,
yarın yüzüne bakabileceğin bir iştir.
Bir yağmurda dağılan zemin,
“sonradan bakarız” denecek bir ayrıntı değildir.
Bu, işin karakteridir.
Çünkü iş yapmak başka,
adam gibi iş yapmak bambaşkadır.
Adam gibi iş;
zemini bahane etmez,
yağmuru kader saymaz,
“bizden bu kadar” deyip çekilmez.
Adam gibi iş;
kendi evinin önünü nasıl yapıyorsa,
kamunun önünü de öyle yapar.
Son söz
Bu yazı doktorlara değildir.
Bu yazı sağlık çalışanlarına hiç değildir.
Onlar,
kendilerine ait olmayan eksikleri sırtlanarak,
işlerini ayakta tutmaktadır.
Bu yazı;
işi bu şekilde yapanlara,
bu haliyle kabul edenlere,
hak edişe tereddütsüz imza atanlara yöneliktir.
Çünkü bir şehirde çamur sadece yağmurdan olmaz.
Bazen umursamazlıktan,
bazen kolaycılıktan,
bazen de “olur” kelimesinin fazla cömert kullanılmasından çıkar.
Çamur kurur.
Ama imza kalır.
Vesselam...
