Kurak Nefesler
Süloğlu’nun Yağcılı Göleti kurudu. Bir göletin ölümü, belki birkaç köylünün gündelik telaşını etkiliyor gibi görünebilir. Ama bu aslında Edirne’nin –hatta Trakya’nın– geleceğinin susuz bir avuç toprağa gömülmesidir.
Bir zamanlar çocukların serinlediği, çiftçinin umudunu suladığı o gölet, şimdi çatlamış toprakların arasında sessiz bir mezara dönüştü. Toprak susadı, ağaç susadı, insan susadı… Ama en çok vicdanlarımız kurudu.
Kuraklık artık uzak diyarlardan gelen bir masal değil; kapımızın önünde duran çıplak bir gerçek. Bugün Yağcılı, yarın Tunca, öbür gün Meriç… Nehirlerimiz, göletlerimiz ve sonunda hayatımız. Şehrimiz, festival afişleriyle değil, içinden geçen nehirlerin can suyuyla ayakta kalır.
Şehirde boşuna akan sular, sessiz bir hüküm gibi akar toprağın ve vicdanın üzerinden; önlem alınmazsa, bu damlalar sadece kuruyan göletleri değil, gelecek kuşakların hafızasında unutulmaz bir eksikliği de yazacaktır.
Ama suyun çekilmesi sadece başlangıç. Asıl tehlike insanların buna alışması. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamamız. Bir göletin kuruması manşetlerde üç gün kalıyor; ama hayatımızda asla. İşte bu umursamazlık, kuraklığın en sinsice sinsisi.
Toprak çatladıkça, sesini duyuyor muyuz? Her kırık çizgi, kaybolan bir damla, unutulan bir nefes… Bir çocuğun elinden kayıp giden su, bir çiftçinin umut dolu günlerini silip süpürüyor. Küçücük bir gölette yansıyan gökyüzü, artık yalnızca hayal olarak kaldı.
Ama Edirne’de sadece kayıp yok. Toprak nefes almak için direniyor. Devletin verdiği teşviklerle seralar yükseliyor, çiftçi yeniden toprağa sarılıyor. Modern seralar, kuraklığın ortasında açan yeşil umut filizleri gibi. Eğer doğru yönlendirilirse, Edirne toprağı yeniden nefes alabilir.
Ve işte burada bir gerçek var: bir şehir susuz kalınca önce toprağı ölür, sonra kültürü, sonra da insanı. Bir şehir, sadece manzarası güzel diye var olmaz; tarihe, suya ve toprağa sahip çıkmazsa, ayakta kalamaz. Çocuklarımız bu şehri bir tarih kitabının sararmış sayfalarında görecekse, sorumluluk bizim.
Ama hâlâ zaman var. Bir damlayı bile israf etmez, doğayı korur, suyun kıymetini bilirsek… yarın hâlâ bir bardak su içebiliriz. Yoksa bardakla tartılan hayatın tadı tuzlu olur, kahvesi de acı.
Bazen düşünüyorum, Edirne’de göletler kurudu, seralar yeşeriyor… Ve biz hâlâ “Edirne’nin havası güzel” diyerek balkon keyfi yapıyoruz. İşte bu tam bir paradoks; belki de Edirne’nin mizahı, en kurak anında açan tek çiçek.
O yüzden soruyorum: Bir göletin kurumasına mı üzülelim, yoksa suskunluğumuza mı?
Göletler sessiz, nehirler uzak,
Toprak çatladı, gökyüzü hırçın,
Her nefes kırgın, her yaşam kırık,
Edirne ağlıyor, sessiz ve derin.
Her damla su, bir hikâye anlatır. Kayıp bir gölette yansıyan güneş, bir zamanlar çocuğun kahkahasıydı; her kurumuş dere, unutulan umutları fısıldar. Asıl kayıp, insanının umursamazlığı ve vicdanının susmasıyla başlar. Her damla suyun ve her nefesin kıymeti bilinmezse Edirne, sessiz bir uyarı olarak geçmişten geleceğe fısıldayan çığlıklarla dolup taşacaktır.
Vesselam.

Özcan gül
Süpe 9 ay önceÖzcan gül
Süper bir yazı 9 ay önce