Mehmet Şenol…
Bu yazıyı Sezai Irmak’ın avukatlığını yapmak için yazmıyorum. Zaten Sezai Irmak’ın kendisini sana veya bir başkasına ispat etmek gibi bir mecburiyeti olduğunu da düşünmüyorum.
Bilen biliyor.
Benim derdim başka.
Sen bir yazı kaleme almışsın. Sezai Irmak’ı eleştiriyorsun. “TOBB’dan randevu bile alamıyor” diyorsun.
İyi de Mehmet…
Bunu nereden biliyorsun?
Gerçekten böyle mi, yoksa kulağına gelen bir sözü biraz büyütüp yazıya mı taşıdın?
Çünkü bir insan hakkında kesin konuşmak kolaydır. Asıl mesele, söylediğin sözün ağırlığını taşıyabilmektir.
Gazetecilik başka bir şeydir Mehmet…
Gerçi bunu sana anlatmak biraz balığa yüzme öğretmek gibi olacak ama yine de söyleyeyim:
Bir cümleyi yüksek sesle yazmak, onu doğru yapmaz.
Birinin adını yazının ortasına koymak da insanı otomatik olarak gazeteci yapmaz.
Kalem, klavye ve internet bağlantısı gazetecilik için gerekli olabilir Mehmet; ama tek başına yeterli değildir.
Biraz araştırma, biraz vicdan, biraz da söylediğinin arkasında duracak ağırlık gerekir.
ETSO’nun etkinliklerinden, konserlerinden, ticaret hayatından söz ediyorsun.
İyi güzel.
Ama hangi ölçüyü kullanıyorsun?
Yapılanı başka, yapılmayanı başka değerlendirmek kolay.
Zor olan, aynı teraziyi herkese tutabilmektir.
Bir de şu yardım meselesi var.
ETSO’ya ihtiyaç sahibi insanlarla ilgili bir yardım talebi veya liste iletildiği doğruysa, bunun karşılık bulmaması neden bir anda ETSO Başkanına yönelik bir yazının malzemesine dönüştü?
ETSO bir yardım kurumu değil.
İhtiyaç sahibinin başvuracağı yerler belli. Sosyal yardım mekanizmaları belli.
O halde insan ister istemez soruyor:
Mesele gerçekten yardım mıydı, yoksa yaklaşan seçimler miydi?
Ben bu soruyu sorarım.
Çünkü benim işim, önüme konulan her hikâyeye inanmak değil.
Sokak ağzıyla konuşmak gerekirse:
Sen senaryo yazmıyorsun Mehmet. Senin o kadarına kafan basmaz. Senaryoyu ağababaların yazıyor, sen de önüne konan repliği okuyorsun.
Sonra da dönüp kendini başrol zannediyorsun.
İşte orada biraz durmak gerekiyor.
Sezai Irmak’ın aklından yalnızca zekât miktarı kadar bir pay düşse, sana ve senin gibi birkaç figürana o pay bile emanet edilemeyecek kadar ağır gelir.
Şimdi yanlış anlaşılmasın.
Ben burada Sezai Irmak’ın avukatlığına soyunmuyorum.
Onun kendisini ispat etmesine de gerek görmüyorum.
Bilen biliyor.
Ben kendi adıma konuşuyorum.
Ben Ali Kutlu.
Yıllardır bu şehrin içinde olan, insanını da siyasetini de ticaretini de bilen biriyim.
Mikrofon başında durmuş, eline kalemi almış biri olarak konuşuyorum.
Kimsenin gölgesine sığınmadan.
Kimsenin önüne koyduğu metni okumadan.
Kendi ağırlığımla, kendi sözümle.
Sen birini küçültmeye çalışırsın, ben dönüp sorarım:
“Sen kendini bu hükmü verecek kadar büyük nereden gördün?”
Sen bir şey söylersin, ben ne demek istediğine bakarım.
Sen birini hedef gösterirsin, ben o hedefin neden seçildiğini sorgularım.
Çünkü bazen yazının kendisinden çok, yazının arkasındaki niyet merak edilir.
Ve ben niyet okumam.
Ama soruyu da es geçmem.
Şimdi gelelim sana ve senin gibi birkaç kişiye…
Benim sana vereceğim öğüt aslında çok basit:
Kalemi eline aldığında önce karşındakinin kim olduğuna değil, kendi ağırlığının ne kadar olduğuna bak.
Her duyduğunu doğru sanma.
Her yazdığını da büyük gazetecilik zannetme.
Bir insanı küçülterek kendi boyunu uzatamazsın.
Başkasının yazdığı senaryoda figüranken kendini başrol zannetmek, insanı büyütmez.
Bir gün replik biter.
Senaryo kapanır.
O zaman geriye ne kalıyor, ona bakılır.
İşte asıl mesele orada başlar.
Repliğin bittiğinde geriye sadece kendi sözün kalır… tabii varsa.
O yüzden sana son bir öğüt:
Kendi cümleni kur. Kendi sözünün arkasında dur. Başkasının hesabına kalem oynatırken, yarın o kalemin sahibinin sen olacağını unutma.
Ben kimseyi susturmak için yazmıyorum.
Kimsenin sesinden korktuğum için de susmuyorum.
Ben sadece kendi gördüğümü, kendi bildiğimi ve kendi inandığımı yazıyorum.
Sen de öyle yap.
Ama bir farkla:
Kendi sözünle gel.
Çünkü figüranlık yapılabilir.
Ama insanın kendi ağırlığını başkasının repliğiyle taşıması mümkün değildir.
Perde kapanır. Replik biter. Geriye insan kalır… tabii varsa
Vesselam…