Bu cümle bir tespit değildir; bu cümle, ahlaki yorgunluğun ilanıdır. Çünkü insan bu noktada artık neyin doğru olduğu sorusunu değil, neyin daha az yorucu olduğu sorusunu sormaya başlar. Doğru, yerini katlanılabilir olana bırakır; vicdan ise sesini kısmayı öğrenir.
Alışmak, yalnızca bir duruma uyum sağlamak değildir. Alışmak, insanın ahlaki iddiasını küçültmesidir. Vicdanın talep ettiklerini azaltmak, sorumluluğun sınırlarını daraltmak, “ben”in yükünü hafifletmek için kendi kendine açtığı bir geri çekilme alanıdır. Alışan insan sorgulamaz; sorgulamayan insan rahatsız olmaz; rahatsız olmayan insan ise artık iyiyi değil, zahmetsizi seçer. Ve zahmetsiz olan, çoğu zaman iyi değildir.
Bugün birçok mesele büyümüyor gibi görünüyorsa, bu meselelerin ahlaki bir ağırlığı olmadığı için değil; o ağırlığı taşımaya gönüllü insan sayısı azaldığı içindir. Sorunlar çözüme kavuşmuyorsa, çözüm üretilemediği için değil; doğruyu savunmanın bedeli ağır bulunduğu içindir. Yanlışlar çoğu zaman savunulmaz, çünkü savunmak yüzleşmeyi gerektirir; reddedilmez, çünkü reddetmek taraf olmayı gerektirir; tartışılmaz, çünkü tartışmak ahlaki bir pozisyon almayı zorunlu kılar. Bu yüzden yanlışlar yok sayılır ve yok sayılan her yanlış, bir süre sonra ahlaki olarak meşruymuş gibi davranılmaya başlanır.
Bu noktada suskunluk bireysel bir tercih olmaktan çıkar, toplumsal bir ahlak biçimi hâline gelir. İnsanlar susmayı erdem, geri çekilmeyi bilgelik, karışmamayı ahlaklılık zanneder. Oysa ahlak, karışmamayı değil, doğru ile yanlış arasındaki mesafeyi korumayı gerektirir. Bu mesafe kaybolduğunda, her şey griye dönüşür; gri olan da artık rahatsız etmez.
Cümleler bu yüzden yumuşatılır, anlamlar bu yüzden esnetilir, kelimeler bu yüzden törpülenir ve itirazlar zamana bırakılır. Oysa zaman ahlaki bir terazi değildir; doğruyu kendiliğinden ağırlaştırmaz. Çoğu zaman yanlışı kalınlaştırır, doğruyu ise sessizce aşındırır.
Toplumlar ahlaki çöküşü bir gecede yaşamaz. Bu çöküş, uzun süre itiraz edilmemiş doğruların yavaş yavaş anlamını yitirmesiyle olur. Kimse suçlu ilan edilmez, kimse yanlış yaptığını kabul etmez, kimse açıkça “ben yaptım” demez ama bir şeyler olur. Ve olan şeyler, tam da bu yüzden ahlaki olarak sahipsiz kalır. Geriye dönüp bakıldığında ortada ne bir fail vardır ne de hesap sorulacak net bir adres; çünkü herkes kendi payına düşen suskunluğu ahlaki bir gerekçeyle açıklamıştır.
Bu bir çağrı değildir, bu bir suçlama metni de değildir. Bu yalnızca şu gerçeği kabul etme cesaretidir: İnsan sustukça masum kalmaz; alışır. Ve alışan insan, zamanla doğruya değil, yanlışa dayanıklı hâle gelir.
Bir toplumun dili ahlaki olarak köreldiğinde önce kelimeler azalır, sonra anlamlar bulanıklaşır ve en sonunda itiraz etmek ayıp sayılmaya başlar. Günün birinde herkes aynı soruyu sorar: “Nasıl buraya geldik?” Oysa cevap karmaşık değildir. Bu noktaya büyük kırılmalarla gelinmez; tek bir kararla varılmaz. Buraya, küçük ahlaki tavizlerle, ertelenmiş vicdanlarla, görmezden gelinen doğrularla gelinir. Adım adım gelinir, sessizce gelinir. Ve en sarsıcı olan şudur: Buraya gelindiğinde, artık kimse gelindiğini fark etmez.
Vesselam...