Vatanını seven, bayrağına hürmet eden, milletinin geleceği için kaygı duyan her insanın yüreğinde bugün tarif edilmesi güç bir ağırlık var.
Çünkü insan bazen gördükleri karşısında öfkelenmez; üzülür.
Bazen itiraz etmez; kırılır.
Bazen konuşmaz; içine gömülür.
İşte biz biraz da böyle zamanlardan geçiyoruz.
Sokaklarda başka bir hayat, ekranlarda başka bir hayat, kürsülerde bambaşka bir hayat anlatılıyor. Hakikat ile gösteri arasındaki mesafe büyüdükçe insanların gerçeğe olan güveni de azalıyor. Ne duyduğumuza tam inanabiliyoruz ne de gördüğümüze.
Çağımızın en büyük hastalıklarından biri, yalanın sıradanlaşmasıdır.
Eskiden insanlar yalan söylemekten utanırdı.
Şimdi bazıları doğruyu söylemeye ihtiyaç duymuyor.
Gerçeğin üzeri parlak cümlelerle örtülüyor, algılar hakikatin önüne geçiriliyor. Bir süre sonra insanlar gerçeği değil, kendilerine gösterileni konuşmaya başlıyor.
İnsanı yaralayan da tam olarak budur.
Çünkü kötülük çoğu zaman kötülük kıyafetiyle gelmez.
Kendini iyilik diye tanıtır.
Menfaati hizmet diye sunar.
Kibri tevazu diye pazarlar.
Ve en acısı; hak edenler değil, görünür olanlar öne çıkar.
Bugün birçok insanın yorgunluğu geçim derdinden önce vicdan yorgunluğudur.
Çünkü insan ekmeksiz bir süre yaşayabilir.
Ama hakikatsiz yaşayamaz.
İşte bu yüzden;
Bir millet önce parasını değil, vicdanını kaybettiğinde yoksullaşır.
Önce ekmeğini değil, hakikatini kaybettiğinde dağılır.
Önce toprağını değil, ahlakını kaybettiğinde çürür.
Asıl korkulması gereken de budur.
Binaların yükselip insanların küçülmesi...
Makamların büyüyüp karakterlerin daralması...
Kalabalıkların artıp merhametin eksilmesi...
Çünkü bir toplumun gerçek gücü; betonunda, servetinde veya makamlarında değil, vicdanında saklıdır.
Bugün insanlar birbirini duyuyor ama anlamıyor.
Birbirine bakıyor ama görmüyor.
Aynı gökyüzünün altında yaşayıp aynı hakikatte buluşamıyor.
Ve ne yazık ki bazı insanların ruhu, bedenlerinden çok uzaklara savrulmuş durumda.
Oysa insan olmak bundan çok daha büyük bir makamdır.
Sözüne sadık olmak...
Emanete sahip çıkmak...
Doğruyu işine geldiğinde değil, bedeli olduğunda da savunabilmek...
İşte insanı değerli yapan budur.
Gün gelir;
kürsüler sessizleşir,
makam odaları boşalır,
gölgeler çekilir,
isimler unutulur.
İnsan ömrünün sonunda ne kadar güçlü olduğunu değil, ne kadar doğru yaşadığını hatırlar.
Ne kadar kazandığını değil, ne kadar iz bıraktığını düşünür.
Ve geriye yalnızca vicdanın hükmü kalır.
Çünkü dünya, herkesin kendini anlattığı bir yerdir.
Vicdan ise insanın gerçekte kim olduğunu bildiği tek mahkemedir.
Bütün mesele budur.
İnsan kalabilmek...
Hakikatin yanında durabilmek...
Aynaya baktığında kendinden utanmamak...
Ve bazen etrafında olup bitenlere bakıp derin bir iç çekişle yalnızca şunu söylemek:
SÖZ BİTSİN KARDEŞİM...
Çünkü bazı hakikatler vardır ki onları anlatmaya kelimeler yetmez.
Bazı kırgınlıklar vardır ki sessizlik bile haykırışa dönüşür.
Ve insan bazen konuşamadığı için değil, anlatamadığı için susar.
İNSANIN SUSUŞU, EN UZUN CÜMLESİDİR.
İnsan kendini bazen hiç ölmeyecekmiş gibi kaptırıyor hayata.
Biriktiriyor...
Yükseliyor...
Kazanıyor...
Hükmediyor...
Ve çoğu zaman zamanın kendisi için hiç durmayacağını sanıyor.
Oysa ömür, insanın fark ettiğinden çok daha sessiz tükenen bir emanettir.
Dün adını herkesin bildiği nice insanlar vardı.
Bugün bir mezar taşındaki birkaç satırdan ibaretler.
Dün peşinden kalabalıkların yürüdüğü nice isimler vardı.
Bugün onları hatırlayan birkaç insan kaldı.
Çünkü ölüm; makamın kapısını da çalar, servetin kapısını da...
Şöhretin ışığını da söndürür, gücün gölgesini de dağıtır.
İnsan ne kadar büyük görünürse görünsün, toprağın altında herkes aynı sessizlikle buluşur.
İşte bu yüzden mesele ne kadar yükseldiğimiz değil, yükselirken neyi kaybettiğimizdir.
Ne kadar kazandığımız değil, kazandıklarımız uğruna nelerden vazgeçtiğimizdir.
Çünkü vakit geldiğinde ne unvanlar konuşacaktır, ne alkışlar, ne de kalabalıklar...
Geriye yalnızca vicdanımızın şahitliği kalacaktır.
Ve belki de insan ömrünün sonunda kendisine tek bir soru soracaktır:
"Bu dünyadan geçerken gerçekten insan kalabildim mi?"
İşte bütün mesele budur
Vesselam…