Ben Ali Kutlu olarak soruyorum:
Bu ülkede hem seçilmiş olanların hem de atanmış olanların, zaten yapmakla yükümlü oldukları işleri neden bu kadar büyük bir gösteriye dönüştürme ihtiyacı var?
Bir kapıdan giriliyor, bir el sıkılıyor, birkaç cümle kuruluyor; ardından o an, sanki memleketin kaderi değişmiş gibi servis ediliyor. Fotoğraflar çekiliyor, özenle seçilmiş ifadeler paylaşılıyor. Altına da tanıdık bir cümle ekleniyor: “Verimli geçti.”
Oysa çoğu zaman ortada ne verim var, ne de geride kalan bir sonuç.
Seçilmiş olan bunu yapıyor; çünkü görünür olmak, oyla gelenin eski alışkanlığı.
Atanmış olan da yapıyor; çünkü görünürlük, artık koltukta kalmanın yeni dili.
İkisi de aynı karede buluşuyor: Aynı masa, aynı bayrak, aynı ciddi bakış… Değişen tek şey fotoğrafın çözünürlüğü.
Ama cevaplanmayan sorular aynı kalıyor:
Ne konuşuldu?
Ne çözüldü?
Ne değişti?
Kamu adına yapılan her görüşme, sonunda kamuya açıklanabilir bir çıktıya sahip değilse; o görüşme yapılmış sayılmamalıdır.
Halk o fotoğraflara bakınca artık alkışlamıyor; nabız tutuyor: Kaçıncı “verimli geçti”, kaçıncı toplantı ve hâlâ kaçıncı yerimizde sayış…
Şehir yönetilmiyor; vitrine diziliyor.
“Görüşmeler yapıldı” deniyor; peki bu görüşmeler pazarda etikete, gençte işe, esnafta nefese dönüşmüyorsa neye yarıyor?
Serhat şehri Edirne, bunca temas ve ziyaretin ardından hâlâ derinlik kazanmıyorsa mesele sessizlik değil; laf kalabalığıdır.
Övünmeyin; kareler katma değer üretmez. Alkış ilerleme değildir.
Şehir büyümüyor; sadece aynı cümleler farklı açılardan dolaşıma sokuluyor.
Ve bütün bu tabloya bakınca insanın aklından şu geçiyor:
Edirne, onca pozun arasında hâlâ köy olmaktan öteye geçememişse, sorun fotoğraf eksikliği değil; yön eksikliğidir.
Artık bu dil yalnızca makamların değil, iş dünyasının da ortak alışkanlığı.
Her buluşmadan sonra benzer bir cümle kuruluyor: Konular ele alındı.
Sormak gerekiyor: Ele alınan ne, elde kalan ne?
Fikir mi paylaşıldı, sorumluluk mu üstlenildi; yoksa toplantı, fotoğraf öncesi tamamlanan bir ritüelden mi ibaretti?
Toplantı yapıldı demek yetmez; ne zaman, ne kadar, kiminle ve hangi tarihte sonuçlanacağı da açıkça söylenmelidir.
Çünkü konuşulanlar yatırıma, istihdama ve şehrin geleceğine dönüşmüyorsa bunun adı akıl üretmek değildir.
Bu, vitrinde duran ama kullanılmayan süslü bir sözdür.
Bir noktadan sonra alay, yerini yorgun bir ricaya bırakıyor.
Çünkü memleketin derdi poz vermekten büyük; sorunları paylaşım yapmaktan ağır.
Devlet işi vitrin düzenlemek değildir.
Kamu görevi hatıra albümü oluşturmak hiç değildir.
Bu yazı ne bir kuruma, ne bir kişiye, ne de bir makama yöneliktir.
Bu satırlar; seçilmiş olmanın oyla, atanmış olmanın yetkiyle, iş insanı olmanın da sermayeyle gelen sorumluluğunu hatırlatmak içindir.
Çünkü şehirler sadece yöneticilerle değil; karar alanlarla, risk alanlarla ve sonuç üretenlerle büyür.
Yetki fotoğrafla, sermaye toplantıyla, makam cümleyle anlam kazanmaz.
Anlam, ancak taşın altına el konduğunda ortaya çıkar.
O yüzden çağrım nettir:
Görevlerin içeriği açıkça anlatılmalı; anlatılamıyorsa o görevin yapıldığı da iddia edilmemelidir.
Her temasın sonunda somut kazanımlar ortaya konmalı.
Kamu görevlileri sosyal medya vitrinleriyle değil, rapor ve icraatlarla konuşmalı.
Ve en önemlisi, halk fotoğraflara değil; sonuçlara bakmalıdır.
Ben Ali Kutlu olarak son kez söylüyorum:
Gösteri kısa vadeli bir algı üretir.
Görev ise uzun vadeli çözüm.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni kareler değil; yeni sonuçlardır.
Görevlerinizi gösteriye dönüştürmeyin.
Gösterilerinizi göreve dönüştürün.
Sonuç üretmeyen her poz, şehrin vaktinden çalınmış bir hatıra değil; kayıptır.
Fotoğraf çeken kazanır, iş yapan kaybeder sanılıyorsa; o şehirde sorun yönetimde değil, niyettedir.
Vesselam...