İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarının kendisini kimlere dönüştürdüğüyle sınanır.
Bir makam gelir, geçer.
Bir para gelir, gider.
Bir kalabalık bugün yanında olur, yarın başka bir yöne döner.
Ama insanın geride bıraktığı iyilik, vefa, adalet ve güzel hatıra kolay kolay silinmez.
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanın kendisini bulunduğu yerden ibaret sanmasıdır.
Oysa insan, makamından önce insandır.
Ve insanı insan yapan; memleketine bağlılığı, dostuna vefası, adalete olan inancı, verdiği sözün arkasında durması ve kendisinden güçsüz olana gösterdiği merhamettir.
Bir insan memleketini sevdiğini söyleyebilir.
Ama memleket sevgisi, güzel günlerde çekilen bir fotoğraf değildir.
Memleket sevgisi bazen kimsenin görmediği bir yerde bir taşın yerinden kaldırılmasıdır.
Bazen bir gencin elinden tutmaktır.
Bazen şehrinin derdiyle kendi derdin gibi dertlenmektir.
Bazen de herkes susarken, doğru bildiğinin yanında durabilmektir.
Çünkü aidiyet, “Ben buraya aitim” demekle değil; buranın acısını da sevincini de kendine ait görmekle anlaşılır.
Dostluk da böyledir.
İyi günde herkes dosttur.
Sofra kurulurken, işler yolundayken, herkes gülerken yanımızda duranların sayısı çoktur.
Asıl mesele, sofranın dağıldığı gün kimin kaldığıdır.
İnsan bazen hayatında çok kalabalıklar biriktirir.
Ama yıllar sonra dönüp baktığında, bir elin parmakları kadar insanın gerçekten yanında olduğunu anlar.
Ve o zaman insan şunu öğrenir:
Dostluk, aynı masada oturmak değil; aynı acının yanında sessizce durabilmektir.
Bir telefonun çalmadığı gecede…
Kimsenin hatırlamadığı bir günde…
İşlerin ters gittiği bir zamanda…
Yanında kalan insanın kıymeti, yüz kişinin alkışından daha büyüktür.
Vefa da tam burada başlar.
Bugün elinde güç varken yanında duranları değil, senin gücün kalmadığında elini bırakmayanları hatırlamak gerekir.
Çünkü bazı insanlar vardır, işi bitince insanı da bitmiş sayar.
Bazıları ise yıllar geçse de bir zamanlar paylaşılan ekmeği, edilen sohbeti, uzatılan eli unutmaz.
İşte insanı güzel yapan biraz da budur:
Unutmamak.
Bir de söz vardır.
İnsanın ağzından çıkan, çoğu zaman birkaç saniyede söylenir.
Ama bazı sözlerin ömrü yıllardır.
Bir söz verirsiniz…
Belki karşınızdaki insan o söze bütün hesabını bağlar.
Belki bir kararını sizin sözünüze göre verir.
Belki size inanarak bir kapıdan içeri girer.
İşte bu yüzden söz, yalnızca ağızdan çıkan bir cümle değildir.
Söz, insanın kendi karakterine attığı imzadır.
Karakterli insan, verdiği sözün bir gün kendisine yük olacağını da bilir.
Ama yine de verir.
Çünkü söz verdiği anda, aslında karşısındaki insana değil, kendi karakterine karşı sorumluluk altına girmiştir.
Şartlar değişebilir.
Zaman değişebilir.
İnsanların düşüncesi değişebilir.
Hatta insan verdiği sözün gereğini yerine getirirken zorlanabilir.
Ama karakter dediğimiz şey zaten kolay zamanda belli olmaz.
İnsan, verdiği sözün esiri olmayı göze alabiliyorsa karakterlidir.
Çünkü sözünün arkasında durmak bazen rahatından vazgeçmektir.
Bazen bir fırsatı kaçırmaktır.
Bazen kendi çıkarını ikinci sıraya koymaktır.
Ama yine de “Ben söz verdim” diyebilmektir.
Bugün çok söz veriliyor.
Çok şey söyleniyor.
Bir masada başka, başka bir masada başka cümleler kurulabiliyor.
Oysa insanın sözü, bulunduğu yere göre değişiyorsa orada söze değil, hesaba bakmak gerekir.
Gerçek söz sahibi, kalabalık karşısında verdiği sözü yalnız kaldığında da hatırlar.
Çünkü sözün değeri, onu verirken değil; yerine getirirken ortaya çıkar.
Adalet de böyledir.
Kendi tarafımızın hatasını görmezden gelip karşı tarafın hatasını büyütüyorsak, orada adaletten söz etmek kolay değildir.
Adalet, sevdiğimiz insan için başka; sevmediğimiz insan için başka ölçü kullanmak değildir.
Adalet, hükmün sahibine göre değil, hakkın kendisine göre değişmesidir.
İnsan bazen kendi çıkarına dokunduğunda adaleti hatırlar.
Oysa gerçek adalet, başkasının hakkı söz konusu olduğunda da aynı hassasiyeti gösterebilmektir.
Çünkü bugün başkasının hakkını görmezden gelen anlayış, yarın kendi kapısında aynı haksızlıkla karşılaşabilir.
Belki de insanın kendisine zaman zaman sorması gereken en ağır soru şudur:
“Ben, bana yapılmasını istediğim adaleti başkasına da gösterebiliyor muyum?”
Bir de tevazu vardır.
İnsan büyüdükçe etrafındakileri küçültmüyorsa değerlidir.
Makam sahibi olup kapısını herkese açabiliyorsa…
Parası olup yoksulun karşısında kendisini büyük görmüyorsa…
Bir yerlere gelmişken kendisine ilk yol gösteren insanları unutmuyorsa…
İşte o zaman insanın bulunduğu yerin değil, geldiği yerin farkında olduğunu anlarsınız.
Çünkü herkes yükselir.
Ama herkes yükselirken insan kalamaz.
Bazen bir insanın büyüklüğü, kaç kişiye söz geçirdiğinde değil; kaç kişinin gönlünü incitmeden yol alabildiğinde saklıdır.
Ve hayatın sonunda insanın elinde ne kalır?
Ne makam…
Ne para…
Ne alkış…
Ne de etrafındaki kalabalık.
Bir gün telefonlar susar.
Kapılar kapanır.
İnsan kendi sessizliğiyle baş başa kalır.
O zaman geriye birilerinin yüzündeki tebessüm kalır.
Bir annenin duası…
Bir babanın gururu…
Bir dostun “İyi ki varsın” sözü…
Ve belki de yıllar önce verilmiş bir sözün hâlâ tutulmuş olması…
İşte insanın gerçek mirası biraz da budur.
Çünkü insan dünyaya ne getirdiğini seçemez.
Ama dünyadan giderken arkasında ne bırakacağını seçebilir.
Bir şehre taş bırakabilir.
Bir insana umut bırakabilir.
Bir dosta vefa bırakabilir.
Bir mazluma adalet bırakabilir.
Bir gencin hayatına güzel bir hatıra bırakabilir.
Ve verdiği bir sözün arkasında durarak, kendisinden sonra gelecek insanlara “İnsan hâlâ sözüne güvenilen bir varlıktır” dedirtebilir.
Belki de bundan daha büyük bir miras yoktur.
Memleketine vefa…
Dostuna sadakat…
Haksızlığa karşı adalet…
İnsana karşı merhamet…
Verdiği söze bağlılık…
Ve bütün bunları yaparken kendisini herkesten üstün görmemek…
Belki de insan olmanın özü tam burada.
Çünkü günün sonunda hepimiz aynı toprağa döneceğiz.
Aramızdaki fark, toprağın altında değil;
toprağın üstündeyken birbirimize ne yaptığımızda.
Bir insanın ardından bırakacağı en güzel şey, adına dikilmiş bir taş olmayabilir.
Bazen bir dostun gözündeki yaş…
Bazen bir annenin duası…
Bazen yıllar sonra hatırlanan bir iyilik…
Bazen de “O insan söz verdiyse, mutlaka yapar” cümlesidir.
İşte insanın asıl itibarı budur.
Çünkü insanın değeri, kaç kişinin önünde yürüdüğüyle değil; arkasından kaç kişinin güzel konuştuğuyla anlaşılır.
Ve belki de hayatın sonunda hepimizin kendisine soracağı soru şudur:
“Ben bu dünyada ne kadar yer kapladım?” değil…
“Bu dünyada ne kadar güzel iz bıraktım?”
Cevabı, geride bıraktığımız insanlarda saklıdır.
Vesselam.