Karşımda bir dost var.
Söze girmek için fırsat kollamayan, cümleleri bölmeyen, itiraz etmeyi değil dinlemeyi bir erdem sayan bir dost.
Bu çağda belki de en çok eksilen şey bu: Dinlemek.
Ve belki de bu yüzden, söze buradan başlamak gerekiyor; çünkü insanın ne söylediğinden çok, neyi duyabildiği ele verir kimliğini.
Eskiler “bir lokma bir hırka” derken yoksulluğu kutsamıyordu; aksine, insanın neye sahip olursa olsun haddini bilmesi gerektiğini hatırlatıyordu.
Bu söz, azla yetinmenin romantik bir övgüsü değil; ölçüyü kaybetmemiş bir hayatın vakarını anlatıyordu.
İnsan, imkân bulduğunda taşmamalıydı; gücü arttığında başkasını ezmeye heveslenmemeliydi.
Bugün dönüp baktığımızda lokmalar büyüdü, hırkalar çoğaldı, imkânlar genişledi; fakat insanın iç dünyası daraldı.
Eşyası arttıkça edebi azalan, gücü çoğaldıkça merhameti zayıflayan bir insan tipi çıktı karşımıza.
Her şey var ama ölçü yok.
Her imkân mevcut ama sınır unutulmuş.
Dostum sessizce dinliyor.
Çünkü bazı meseleler karşılıklı konuşarak değil, vicdanla taşınarak anlaşılır.
Bu da ancak susmayı bilenlerin harcıdır.
Bir zamanlar edep, insanın üzerinde taşıdığı en ağır ama en şerefli yüktü.
İnsanı ayakta tutar, sözünü tartar, adımını yavaşlatırdı.
Şimdi ise ilk terk edilen değer oldu.
Sözler hoyratlaştı, bakışlar sertleşti, kalpler sabırsızlandı.
Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor; herkes haklı ama kimse mahcup değil.
Oysa eskiden bir dostun yanında susabilmek, başlı başına bir terbiyeydi.
Modern insan, kendini olduğundan büyük sanıyor.
Her şeye gücünün yeteceğini, her doğruyu kendisinin belirleyebileceğini, hatta hesap vermeyeceğini düşünüyor.
Oysa unuttuğu bir gerçek var ve bu gerçek değişmiyor:
İnsan, nerede olursa olsun, hangi makamda durursa dursun, önce aciz bir canlıdır.
Bir nefese, bir lokmaya, bir damla suya muhtaçtır.
Ve her şeyden önce Allah’ın merhametine muhtaçtır.
Dostum bu noktada başını öne eğiyor.
İşte tam orada anlıyorum:
Bu sitem yalnızca bana ait değil.
Bu, hâlâ incinebilen insanların ortak yükü.
Sonra soruyor:
“Bunca yozlaşmanın içinde hâlâ umut var mı?”
Soru kısa ama taşıdığı ağırlık büyük.
Bir an susuyorum; çünkü bazı cevaplar aceleye gelmez.
Sonra şunu söylüyorum:
Ümit, çağın gürültüsüne bakarak değil; hâlâ insan kalabilenlere bakarak taşınır.
Evet, sitemliyim.
Çünkü kibir bağırıyor, tevazu ise kendine yer arıyor.
Yanlışlar savunuluyor, doğrular alay konusu ediliyor.
Ama buna rağmen ümidimi kaybetmiş değilim.
Çünkü bir lokma bir hırka hâlâ yaşıyor.
Bir annenin duasında,
bir işçinin alın terinde,
ve böyle sessiz dost sofralarında…
Gösterişsiz, iddiasız ama sahici.
İnsan tamamen kaybolmaz.
Sadece bazen yolunu şaşırır.
Hatırlatmak gerekir; bağırarak değil, kırarak hiç değil.
Bir dostun gözünün içine bakarak, üstten konuşmadan, insanı incitmeden…
Ama artık şunu açıkça söylemenin zamanı gelmiştir:
Bu çağın en büyük yanlışı, insanın kendini merkez sanmasıdır.
Her şeyi bilen, her şeye yeten, hesabı başkasına bırakan bir kibir hâli…
Oysa insan, tarih boyunca ne zaman haddini unuttuysa, önce edebini kaybetmiş, sonra yönünü.
Bir lokma bir hırka, bugün bize fakirliği değil;
ölçüyü, sınırı ve sorumluluğu hatırlatmak için vardır.
Her şeyi yapabilecek imkâna sahipken, her şeyi yapmamayı seçebilecek bir ahlâkı anlatır.
Çünkü insan olmak, gücü eline geçirince taşmak değil; gücü varken bile taşmamayı bilmektir.
Unutulmamalıdır ki insan, ne kadar yüksekten konuşursa konuşsun,
toprağa en yakın duran yine ayaklarıdır.
Ve bir gün herkes, yükselttiği seslerden değil;
sustuğu yerlerden, görmezden geldiği yanlışlardan, geri durması gerekirken durmadığı anlardan hesaba çekilecektir.
Bu yazı bir sitemdir.
Ama aynı zamanda bir çağrıdır.
Herkese değil belki;
ama hâlâ içi sızlayanlara,
yanlış gördüğünde susamayanlara,
edebi eski bir kelime sanmayanlara…
Çünkü insanlık, büyük cümlelerle değil;
küçük ama doğru davranışlarla ayakta kalır.
Bir sofrada elini önce geri çekebilmekle,
bir sözde haddini aşmamayı bilmekle,
bir dostun yanında susabilmekle…
Ve en önemlisi şunu unutmamakla:
İnsan ne kendine yeter, ne yalnız başına ayakta durur.
Her şey, Allah’ın merhametiyle anlam kazanır.
O merhamet çekildiğinde, en kalabalıklar bile insanı yalnız bırakır.
Eğer bugün hâlâ bir umut varsa;
o umut gürültüde değil, sessizlikte saklıdır.
Bir lokmada, bir hırkada,
bir dostun bakışında
ve hâlâ insan kalmaya direnen yüreklerdedir.
Gerisi gürültüdür
Vesselam...