Gazetecilik, kalemin eline yakışıp yakışmadığını her gün yeniden sınayan, insanı aynaya zorla baktıran ve çoğu zaman cevabı hoşuna gitmeyen bir uğraştır; çünkü bu iş, doğruyu yazabilme ihtimali kadar, doğruyu yazmamayı seçebilme ihtimalini de içinde taşır.
Kalem bazen gerçeği açar, bazen üstünü örter;
bazen karanlığı dağıtır, bazen gölge üretir.
Ve bu fark, yetenekte değil; niyettedir.
Bugün gazetecilik adına konuşurken, alkışlanan örnekleri saymak kolaydır; zor olan, sessizce büyüyen başka bir tabloyu görmektir:
Yanlışı bildiği hâlde susanları,
doğruyu gördüğü hâlde erteleyenleri,
kalemi bilgi için değil, denge adı altında kişisel alanını korumak için tutanları.
Bu satırlar bir suçlama değildir; çünkü suç, ispat ister.
Bu satırlar bir teşhis de değildir; çünkü teşhis ad koyar.
Bu satırlar yalnızca, mesleğin yönünü kaybettiği yerde yakılan soğuk bir lambadır.
Gazetecilik;
ilişkileri kollama sanatı değildir,
zamana oynama becerisi hiç değildir,
herkesi memnun ederek ayakta kalma ustalığı da değildir.
Ama bugün bazı cümleler, gerçeği anlatmak için değil; rahatsız etmemek için kuruluyor.
Bazı başlıklar, olanı göstermek için değil; olmamış gibi yapmak için atılıyor.
Ve bazı sessizlikler, bilgelikten değil; alışılmış bir yön kaybından besleniyor.
Bu yol, ilk bakışta risksiz görünür.
Kimseyle karşı karşıya gelmezsin.
Kimse adını anmaz.
Kimse kapıyı yüzüne kapatmaz.
Ama o yol, fark edilmeden şuraya çıkar:
Okur senden uzaklaşır,
kalem hafifler,
meslek içten içe çözülür.
Hâlâ dönülebilecek bir yer vardır.
Çünkü gazetecilik, hatasız olmak değil; yanlışta ısrar etmemektir.
Ve kalem, hâlâ sahibini dinler; yeter ki sahibi, onu gerçekten yazmak için tutsun.
Bu yazı, kendini bilenlere hitap etmiyor.
Onların zaten böyle satırlara ihtiyacı yok.
Bu yazı, kalemi elinde olduğu hâlde yönünü kaybetmiş olanlar için bir duraktır.
Sessiz, soğuk, ama açıktır.
Ve son cümle şudur:
Gazetecilik, kişisel hesapların bittiği yerde başlar; oraya gelmeyenler bu mesleği yapıyor sayılmaz.
Vesselam