Edirne artık kendine kaçınılmaz bir soruyu sormalıdır:
Bu şehir neyi kutluyor, neyi kaybediyor?
Çünkü adına Hıdırellez denilen bazı görüntüler, artık ne kadim geleneğin taşıdığı ruhla ne de bu şehrin maneviyatıyla bağını korumaktadır. Bu bir yorum değil; giderek belirginleşen bir kimlik aşınmasıdır.
Hâlbuki bu şehirde Hıdırellez bir zamanlar başka yaşanırdı.
5 Mayıs akşamı mahalle aralarında ateşler yakılırdı.
İnsanlar o ateşin üzerinden üç kez atlardı; ağırlık gitsin, hastalık gitsin diye…
Gül dallarının altına para bırakılırdı.
Bereket niyetiyle…
Sabah alınır, bir yıl boyunca cüzdanda taşınırdı.
6 Mayıs sabahı gün doğmadan Tunca Nehri kıyısına gidilirdi.
Eller yüzler yıkanırdı.
Evlerin kapılarına yeşil dallar asılırdı.
Çünkü bu şehirde insanlar sadece eğlenmezdi; inanırdı.
Hıdırellez’in özü buydu: edep içinde sevinmek.
Zaten adı da bunu söyler.
Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın buluşmasına dayanan bu kadim gelenek; bereketin, şifanın ve umudun sembolüdür. Bir eğlence değil, bir maneviyat hâliydi.
Şimdi dönüp bugünkü görüntülere bakıldığında soru nettir:
Bu manzaranın neresinde Hızır vardır?
Neresinde edep vardır?
Neresinde bu şehrin payitaht şuuru vardır?
Sarayiçi sıradan bir alan değildir.
Orası Osmanlı’dan kalan bir izdir.
Devlet terbiyesinin şekillendiği bir mekândır.
Bir eğlence zemini değil, bir emanet alanıdır.
Ve bu şehir öyle bir şehir değildir.
Bu topraklarda şehit vardır.
Evliya vardır.
Sessiz ama ağır bir maneviyat vardır.
Edirne için söylenen “yerin altındakiler, üstündekilerden fazladır” sözü bir abartı değil; bir tarih şuurudur.
Şimdi açık konuşmak gerekir:
Bu şehrin kimliği yıllardır daraltılmakta, tek bir kalıba indirgenmektedir.
Selimiye Camii ile anılması gereken bir şehir, 9/8 ritimle sınırlandırılmaktadır.
Medeniyet çizgisi yerine tek bir eğlence kalıbı öne çıkarılmaktadır.
Ve buna “kültür” denilmektedir.
Hayır.
Bu kültür değildir.
Bu, çok katmanlı bir şehir kimliğinin tek bir yüzeye indirgenmesidir.
Edirne demek sadece Roman havası demek değildir.
Roman vatandaşlarımız bu şehrin bir parçasıdır; buna itiraz olamaz.
Ama bir şehri tek bir temsil üzerinden tanımlamak, gerçeğin eksik anlatılmasıdır.
Edirne’nin kendi türküleri vardır.
Kendi musikisi vardır.
Saray terbiyesi vardır.
İrfanı vardır.
Ağır bir şehir karakteri vardır.
Ama bugün ortaya çıkan tablo şudur:
Yarı çıplak görüntüler…
Ölçüsüz sahneler…
Edebi sınırların zorlandığı gösteriler…
Ve bütün bunların ortasında sessizlik…
İşte asıl mesele buradadır.
Çünkü mesele artık sadece organizasyon değildir.
Mesele, neye göz yumulduğudur.
Bu şehrin mührünü taşıyanlar artık susamaz.
Çünkü makam sadece temsil değildir.
Makam, bir şehrin namusunu ve tarih şuurunu koruma sorumluluğudur.
Eğer bir payitaht şehrinin kimliği korunamıyorsa, bu bir eksiklik değil; açık bir sorumluluk zafiyetidir.
Bugün Sarayiçi’nde ortaya çıkan görüntülerden sonra hâlâ “bu Edirne’ye yakışmıyor” denilemiyorsa, bu artık zevk meselesi değildir.
Bu bir idrak meselesidir.
Şehirler yollarla, yapılarla değil; taşıdıkları ruhla yaşar.
Ve o ruh zedeleniyorsa bunun adı nettir:
Vebal.
Bugün sessiz kalanlar bilmelidir ki;
sessizlik de bir kayıttır.
Ve tarih, sadece konuşanları değil, susanları da yazar.
Edirne sahipsiz değildir.
Bu şehir bir eğlence alanı değildir.
Bu şehir bir medeniyet merkezidir.
Bu şehir bir payitaht emanetidir.
Ve hiçbir kısa süreli alkış, hiçbir geçici kalabalık, bir şehrin kökünü temsil edemez.
Çünkü bazı şeyler vardır ki;
yanlış değildir…
vebaldir
Vesselam.