Bir şehrin büyüklüğü, yaptığı binalarla değil...
Koruyabildiği değerlerle ölçülür.
Edirne'yi Edirne yapan da taşından önce manasıdır.
Ve o mananın en güçlü sembollerinden biri asırlardır Sarayiçi'nde yankılanan Kırkpınar'dır.
Bir zamanlar Kırkpınar yaklaşırken Edirne'nin sokaklarında bambaşka bir heyecan dolaşırdı.
Davul-zurna çarşıları gezerdi.
Esnafın kapısı çalınırdı.
Kırmızı dipli mum uzatılırdı.
Afiş bırakılırdı.
Bu yalnızca bir davet değildi.
Bir şehrin kendi geçmişine verdiği sözdü.
Bir medeniyetin hâlâ nefes aldığının işaretiydi.
O mumun alevi küçüktü belki...
Ama taşıdığı mana büyüktü.
Çünkü o ışık yalnız Kırkpınar'ın başladığını haber vermezdi.
Bu toprakların sahipsiz olmadığını da hatırlatırdı.
Bugün ise insan aynı hissi bulmakta zorlanıyor.
Çünkü gelenekler bir günde kaybolmaz.
Önce incelik eksilir.
Sonra hürmet azalır.
Sonra anlam silikleşir.
En sonunda geriye yalnız kalabalık kalır.
Kalabalık ise her zaman değer üretmez.
Bazen değerlerin üzerini örter.
Sarayiçi sıradan bir mesire yeri değildir.
Orası asırların emanetidir.
Orası yalnız pehlivanların güreştiği bir çayır değil, bir milletin karakterini sergilediği meydandır.
Bu sebeple insanın içi sızlıyor.
Çünkü bugün bazı görüntülere bakınca şu soru zihinden çıkmıyor:
Bunca mücadele...
Bunca fedakârlık...
Bunca acı...
Bunun için miydi?
Bir zamanlar açlıktan ağaç kabuğu kemirenler vardı.
Bir tas çorbayı bölüşerek cephede sabahlayanlar vardı.
Yaralarını saramadan yeniden sipere koşanlar vardı.
Kulağını bırakanlar vardı.
Kolunu bırakanlar vardı.
Gözünü bırakanlar vardı.
Adını bile taşlara yazdıramadan bu vatanın toprağına karışanlar vardı.
Onlar bir gün bu meydanlar yalnız yiyip içilen, eğlenilip dağılan yerler olsun diye mi mücadele etti?
Bu çayırlar günübirlik heveslerin merkezi olsun diye mi korundu?
Bu şehir köklerinden uzaklaşsın diye mi emanet edildi?
Elbette hayır.
Çünkü Kırkpınar'ın özü yalnız eğlence değildir.
Kırkpınar'ın özü iradedir.
Sabırdır.
Edeptir.
Vefadır.
Geçmişe duyulan saygıdır.
İnsanların bir araya gelmesine kimsenin itirazı olamaz.
Şenlik de olacaktır.
Neşe de olacaktır.
Fakat bir yerin bütün kimliği yiyip içmeye, günü kurtarmaya ve gelip geçici alışkanlıklara teslim edildiğinde geriye o yerin gerçek hikâyesinden ne kalır?
Asıl sorulması gereken budur.
Bir başka mesele daha var ki üzerinde düşünmeye değerdir.
Kırkpınar yalnız er meydanından ibaret değildir.
Kırkpınar aynı zamanda Edirne'dir.
Edirne'nin kokusudur.
Edirne'nin tadıdır.
Edirne'nin esnafıdır.
Edirne'nin misafirperverliğidir.
Yıllardır binlerce insan Sarayiçi'ne geliyor.
Fakat insan kendi kendine sormadan edemiyor:
Bu insanlar Sarayiçi'nde ne kadar Edirne ile buluşabiliyor?
Şehrin meşhur ciğercileri...
Köftecileri...
Lokantacıları...
Tatlıcıları...
Yıllardır bu şehrin marka değerine dönüşen esnafı...
Neden Kırkpınar'ın ayrılmaz bir parçası haline getirilemiyor?
Neden Sarayiçi'ne gelen misafir, er meydanının heyecanını yaşarken aynı zamanda Edirne'nin lezzetleriyle de buluşturulamıyor?
Oysa tribünlerin altında bulunan dükkânlar, bu şehrin üreticisine, esnafına ve markalarına açılmış olsa...
Her biri kendi işyerindeki kaliteyi ve hizmet anlayışını Sarayiçi'ne taşısa...
Kırkpınar yalnız bir spor organizasyonu olmaktan çıkar.
Gerçek anlamda bir şehir şölenine dönüşür.
Bir zamanlar çevirmecileriyle, ciğercileriyle, köftecileriyle anılan Edirne'nin zenginliği yeniden görünür hale gelir.
Şehrin kazancı büyür.
Esnafın yüzü güler.
Misafirin zihninde ise yalnız güreşler değil, Edirne'nin kendisi kalır.
Bir başka dikkat çeken mesele de er meydanının ruhunu taşıyan seslerdedir.
Cazgırlar…
Yani güreşin nabzını tutan, pehlivanı millete tanıtan, meydanın heyecanını yükselten o kadim ses.
Bir zamanlar cazgırın sesi kâğıttan okunmazdı.
Meydanın içinden gelirdi.
Yüreğin içinden yükselirdi.
Söylenen her söz yalnız bir anons değil; bir duruş, bir üslup, bir gelenekti.
Bugün ise insan ister istemez düşünüyor…
Bu değişim bir zorunluluk mu oldu, yoksa zaman içinde kaybolan bir ustalık mı?
Usta cazgırların nefesi, meydanı titreten o eski eda gerçekten artık yetişmediği için mi yoksa yeterince aranmadığı için mi geride kaldı?
Oysa cazgırlık yalnız ses yükseltmek değildir.
Bir pehlivanı anlatırken onun geçmişini, emeğini ve ruhunu taşıyabilmektir.
Bu sebeple mesele yalnız yeni isimler bulmak değil, eski ustaların birikimini de yeniden hatırlamak ve yaşatmaktır.
Belki de yapılması gereken şey açıktır:
Bu işin duayenlerinden, usta cazgırlardan görüş almak…
Onların birikimini yeni nesle aktarmak…
Meydanın sesini yalnız mikrofonlara değil, geleneğin kalbine de yeniden yaklaştırmaktır.
Çünkü bir meydanın ruhu, yalnız güreşen bedenlerle değil; o güreşi anlatan sesin samimiyetiyle de ayakta kalır.
Oysa bazen elimizdeki imkânların değerini dışarıdan gelenler kadar göremiyoruz.
Mesele dükkânları doldurmak değildir.
Mesele, Kırkpınar vesilesiyle Edirne'nin bütün güzelliklerini aynı çatı altında buluşturabilmektir.
Belki de mesele tam burada düğümleniyor.
Kırkpınar'ı yaşatmak, takvim geldiğinde birkaç etkinlik düzenlemek değildir.
Sarayiçi'ni korumak, çimlerini biçmek, sahneler kurmak ya da kalabalıkları ağırlamak da değildir.
Asıl mesele; asırların emanet ettiği ruhu eksiltmeden yarına taşıyabilmektir.
Çünkü bir geleneğin ömrünü uzatan şey bütçeler değil, gösterilen özendir.
Bir şehrin köklerini ayakta tutan şey reklamlar değil, vefadır.
Kırmızı dipli mum dağıtmak bir masraf değildi.
Bir vefa meselesiydi.
Afiş asmak bir duyuru değildi.
Bir aidiyet çağrısıydı.
O mumun ışığında insanlar yalnız Kırkpınar'ın başladığını öğrenmiyordu.
Kendilerini bu büyük mirasın bir parçası olarak hissediyordu.
Bugün bunları önemsiz görenler, yarın Kırkpınar'ın neden sıradanlaşmaya başladığını da konuşacaklardır.
Çünkü gelenekler düşman saldırısıyla yıkılmaz.
Gelenekler, sahiplerinin ilgisizliğiyle zayıflar.
Ve bir gün fark edilir ki kaybedilen şey bir mum değilmiş...
Bir afiş değilmiş...
Bir şenliğin eski heyecanı da değilmiş...
Kaybedilen şey, nesiller arasında kurulan görünmez bağmış.
İşte bu yüzden Sarayiçi'ne bakarken yalnız bugünü görenler eksik görür.
Oraya bakarken geçmişi de görmek gerekir.
Çünkü o çayırların üzerinde yalnız pehlivanların ayak izi yoktur.
Açlıkla sınanmışların sabrı vardır.
Cepheden dönmeyenlerin duası vardır.
Ağaç kabuğu kemirerek hayata tutunanların iradesi vardır.
Bu sebeple Kırkpınar'a sahip çıkmak, yalnız bir organizasyona sahip çıkmak değildir.
Bir karaktere sahip çıkmaktır.
Bir terbiyeye sahip çıkmaktır.
Bir medeniyet anlayışına sahip çıkmaktır.
Ve unutulmamalıdır ki...
Bazı emanetler kaybedildiğinde yerine yenisi konulamaz.
Bazı değerler yitirildiğinde satın alınamaz.
Bazı yanlışlar ise yıllar sonra fark edilir ama artık geri döndürülemez.
Bugün hâlâ vakit varken, kırmızı dipli mumun neden yakıldığını yeniden hatırlamak gerekir.
Çünkü yarın çocuklarımız Kırkpınar'ı nasıl devralacaklarını değil...
Bizim onlara ne bıraktığımızı soracaklar.
İşte o gün verilecek cevap, yapılan törenlerden de kurulmuş sahnelerden de daha kıymetli olacaktır.
Bir milleti ayakta tutan şey yalnız kazandığı zaferler değil...
Sahip çıktığı değerlerdir.