Ali Kutlu’nun Kaleminden
İnsan bazen aynaya bakar ama kendini göremez.
Çünkü bazı aynalar yüzü gösterir...
Bazıları ise kaybedilen ruhu.
Ne tuhaf değil mi?
Dün kapısında bekleyen rüzgârı bile misafir sayanlar vardı.
Bugün kapılar büyüdü...
Duvarlar yükseldi...
Kasalar ağırlaştı...
Ama gönüller küçüldü.
Bir zamanlar aynı kaldırımlarda yürüyenler,
aynı çayın buharında ısınanlar,
aynı ekmeği bölüşenler...
Şimdi kendi hikâyelerini unutmuş gibi davranıyor.
Sanki hiçbir zaman yokluk görmemişler.
Sanki hiçbir zaman hesap yaparak alışveriş etmemişler.
Sanki hiçbir zaman “yarına Allah kerim” dememişler.
Paranın en büyük marifeti nedir bilir misiniz?
Cebi doldururken hafızayı boşaltması.
İnsan zenginleşebilir.
Bu ayıp değildir.
Servet büyüyebilir.
Bu da ayıp değildir.
Ayıp olan;
yükselirken geldiği yeri inkâr etmektir.
Çünkü bazı insanlar servet sahibi olmuyor.
Servet onların sahibi oluyor.
Bir bakıyorsunuz;
dün omuz omuza yürüdüğü insanlara yukarıdan bakmaya başlamış.
Bir bakıyorsunuz;
eskiden selam verdiği insanları artık tanımıyor.
Bir bakıyorsunuz;
ismi büyüdükçe gönlü küçülmüş.
Ama mesele yalnızca servet de değildir.
Bu çağın görünmez hastalığı makam tanımaz.
Kimi parasının gölgesinde kaybolur,
kimi unvanının.
Kimi sahip olduklarıyla büyüdüğünü zanneder,
kimi de kendisine gösterilen ilgiyle.
İş insanından bürokratına...
Yönetenden yönetilene...
Makam sahibinden unvan sahibine kadar...
Herkes aynı imtihanın içindedir.
Çünkü insanın önüne bazen para çıkar,
bazen güç...
Ama her ikisi de aynı soruyu sorar:
“Kendini gerçekten olduğun kişi olarak mı göreceksin, yoksa olduğundan büyük mü sanacaksın?”
Ne yazık ki bugün birçok yerde yapılan işten çok,
yapılan işin duyurulması konuşuluyor.
Hizmetten çok görüntüsü...
Fedakârlıktan çok haberi...
İyilikten çok fotoğrafı...
Sanki hayır yapılmıyor da sergileniyor.
Sanki yardım edilmiyor da pazarlanıyor.
İnsan burada durup bir soru sormadan edemiyor:
Acaba bir kez olsun yardım edilen insanın gözünden bakıyorlar mı?
Bir dul annenin sessizliğine...
Bir emeklinin mahcubiyetine...
Bir işsizin içine çöken çaresizliğe...
Bir çocuğun kırılan gururuna...
Bakabiliyorlar mı?
Yoksa yalnızca objektifin gördüğü açıdan mı bakıyorlar hayata?
Çünkü bazen verilen yardımın büyüklüğü,
verilen miktarda değildir.
Korunan onurdadır.
Açlık geçer.
Yokluk geçer.
Ama insanın kalbine bırakılan mahcubiyet kolay kolay geçmez.
Bugün bazıları yaptıkları en küçük iyiliği davul zurnayla ilan ediyor.
Bir ihtiyaç sahibine uzanan elden önce kameralar geliyor.
Bir yardım kolisinden önce fotoğraflar hazırlanıyor.
İnsan bazen merak ediyor:
Yardım gerçekten muhtaca mı ulaştı...
Yoksa nefsin vitrinine mi?
Çünkü bazı sofralarda ekmekten çok reklam bulunuyor.
Bazı cömertliklerde merhametten çok hesap.
Bazı tebessümlerde samimiyetten çok yatırım.
Ve ne gariptir...
Kendilerini çok güçlü sanıyorlar.
Oysa insanın en büyük fakirliği para yokluğu değil;
vicdan yokluğudur.
Bazılarının kasaları doldukça ruhları tenhalaşıyor.
Bankadaki rakamlar büyüdükçe içlerindeki insan küçülüyor.
Gözleri görüyor...
Ama ibret göremiyor.
Kulakları duyuyor...
Ama feryadı duyamıyor.
Kalabalıkların ortasında yaşıyorlar...
Ama yalnızlıklarının farkında değiller.
Belki de en büyük yoksulluk budur.
Çünkü insan bazen karşısındakinin ne kadar büyüdüğüne değil,
ne kadar eksildiğine bakar.
Bazıları servetini büyütürken ruhunu küçültür.
Bazıları makamını yükseltirken vicdanını aşağıda bırakır.
Ve bazı insanlar vardır ki;
Bir gün gelir, aynadaki yüzleri yerinde durur ama içlerindeki insan çok uzaklara gitmiştir.
Yürürler...
Konuşurlar...
Gülerler...
Kalabalıkların içinde görünürler...
Fakat ruhları bedenlerinden çoktan uzaklaşmıştır.
Merhametin uğramadığı bir gönül,
ne kadar zengin olursa olsun yoksuldur.
Vicdanın terk ettiği bir kalp,
ne kadar güçlü görünürse görünsün aslında yalnızdır.
Tam da bunun için Rabbimiz şöyle buyurur:
“Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler...”
(A’râf Suresi 179)
Ne kadar sarsıcı bir ikazdır...
Çünkü insanın asıl körlüğü gözlerinde değil, vicdanındadır.
Asıl sağırlığı kulaklarında değil, hakikate kapanmış kalbindedir.
Ve insan, ruhunu kaybetmeye başladığında bunu ilk başta fark etmez.
Çünkü bazı kayıplar sessiz olur.
Önce merhamet eksilir.
Sonra vefa...
Sonra mahcubiyet...
Sonra da insanın kendisi...
Günün sonunda herkes evine döner.
Kameralar kapanır.
Kalabalıklar dağılır.
Makamlar değişir.
Servet el değiştirir.
Tabelalar iner.
Ve geriye yalnızca şu soru kalır:
“Bu dünyadan geçerken kaç lira kazandın?” değil...
“Kaç gönül kazandın?”
İşte bazı sorular vardır ki...
Onların cevabı hiçbir kasada bulunmaz.
Hiçbir makam odasında yazmaz.
Hiçbir reklam afişine sığmaz.
Çünkü onların cevabı yalnızca vicdanda saklıdır.
Vesselam.