Edirne’de sporun bugünkü hâli, alkıştan çok ölçüm gerektiriyor.
Çünkü spor; niyetle değil, sonuçla konuşur. Plan varsa rakam vardır, hedef varsa karşılığı vardır. Aksi hâlde geriye yalnızca dolu takvimler, süslü cümleler ve tekrarlanan savunmalar kalır.
Son iki ila dört yıllık tabloya bakıldığında, Edirne sporu adına ortaya çıkan manzara şudur:
Faaliyet var, organizasyon var, açıklama var; ancak ülke ölçeğinde kalıcı ve yaygın bir başarı karşılığı zayıf.
Milli sporcu sayıları sınırlı, Türkiye dereceleri ise istisna düzeyindedir ve bu istisnalar çoğu zaman kurumsal bir planın değil, bireysel gayretlerin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Burada mesele emek verilmemesi değildir.
Asıl mesele, verilen emeğin ölçülebilir, takip edilebilir ve sürdürülebilir bir hedefe bağlanmamasıdır.
Kaç branşta, kaç yıl içinde, kaç milli sporcu hedeflendiği net değilse; sonuçların dağınık olması şaşırtıcı değildir.
Antrenörlük yapısı da bu belirsizlikten bağımsız değildir.
Başarı bir sistemin ürünü müdür, yoksa birkaç kişinin omzuna yüklenen kişisel fedakârlıkların mı?
Eğer başarı kurumsallaşmıyor, standarda dönüşmüyorsa; bu durum iyi niyetle değil, yönetim ve planlama tercihiyle açıklanır.
“1980’den bugüne karate ve boks branşlarının içinde bulunmuş ve bu süreçte yaptıklarımın hem müsabık hem de eğitici nitelikte olduğunu bizzat deneyimlemiş biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim:
Bu işler günü kurtararak yürümez, spor ertelenerek gelişmez ve başarı tesadüf değildir.”
Benzer imkânlara ve nüfusa sahip iller, aynı süre zarfında daha net sonuçlar üretebiliyorsa;
burada sorgulanması gereken şey kişiler değil, yöntemdir.
İki yıl kısa bir süre değildir; dört yıl ise bir spor yönetimi için tam bir değerlendirme periyodudur.
Ve tam bu noktada Edirne için sembolik ama çok güçlü bir soru kendiliğinden ortaya çıkar:
Kırkpınar’ın başkentiyiz. Peki bugün Edirne’nin aktif bir başpehlivanı var mı?
Yüzlerce yıllık bir mirasa ev sahipliği yapan, dünyanın en eski spor organizasyonunun merkezi olan bu şehirde;
güreş gibi tarihî ve kültürel bir branşta sürdürülebilir bir zirve üretilemiyorsa,
mesele yalnızca bir branşın değil, spor yönetim anlayışının tamamının tartışılmasıdır.
Kırkpınar yalnızca bir organizasyon değildir; bir spor aklı, bir yetiştirme kültürü ve bir süreklilik sınavıdır.
Eğer bu şehir kendi başpehlivanını düzenli biçimde çıkaramıyorsa,
bu durum başarı söylemlerinin teorikte kaldığına dair güçlü bir algı üretir.
Eleştiriler karşısında sıkça dile getirilen bir savunma vardır:
Denetimin ve politikanın asıl amacının, milli sporcu ya da uluslararası başarıdan ziyade, sporu il, ilçe, köy ve mahallelere yaymak olduğu söylenir.
Elbette sporun tabana yayılması değerlidir.
Ancak bu hedef, zirveyi konuşmaktan vazgeçmenin gerekçesi hâline geldiği anda, anlamını yitirir.
Çünkü taban ile zirve birbirinin alternatifi değil, birbirinin devamıdır.
Buradaki çelişki şudur:
Kurumun kendi antrenör kadrosunun yetersizliği kabul edilirken, başarı üretebilecek sözleşmeli antrenörlerin ve kulüplerin önünün yeterince açılmaması izaha muhtaçtır.
Bir yandan “kadromuz yetmiyor” denilip, diğer yandan potansiyel taşıyan yapılar devre dışı kalıyorsa; bu durum tabana yayma iddiasıyla örtüşmez.
Eğer yaklaşım “başarıyı hedefleyemiyoruz, bu yüzden sözleşmeli antrenör alıyoruz” noktasına geliyorsa,
şu soru kaçınılmazdır:
Başarı üretebilecek sözleşmeli antrenörler neden etkin biçimde değerlendirilmemektedir?
Aksi hâlde geriye kalan yalnızca rakamlardır:
Kaç lisanslı sporcu olduğu, kaç etkinlik yapıldığı, kaç dosya doldurulduğu…
Oysa sporun gerçek ölçüsü yalnızca nicelik değil, niteliktir.
Başarı var mı, yok mu sorusu cevapsız kaldığında; istatistikler yalnızca kalabalık bir sessizliği temsil eder.
Yapılmış bir bilgilendirme varsa dahi, kamuoyuna açık, düzenli ve süreklilik arz eden bir bilgilendirme pratiği görünür olmamıştır.
Bu bir yakınma değil; kurumsal iletişim anlayışına dair bir tespittir.
Bütün bu tablo, şu algıyı doğal olarak üretmektedir:
Eğer başarı gerçekten güçlü biçimde talep edilseydi, bugün Edirne sporu niyetler üzerinden değil, tartışmasız sonuçlar üzerinden konuşuluyor olurdu.
Bugünkü görünüm ise şudur:
Zirveyi zorlayan bir yapıdan çok, mevcut düzeni yeterli gören bir anlayış hissi baskındır.
Oysa spor, idare edilerek değil; çıta konularak yönetilir.
Başarıyı yüksek sesle talep etmeyen bir sistem, zamanla vasatı normalleştirir.
Bu yazı bir itham değildir.
Bir kanaatin, bir ölçüm çağrısının ve bir terazinin yazısıdır.
Ve son söz şudur:
Sporu tabana yaymak, zirveden vazgeçmek değildir;
Kırkpınar’ın başkenti olup zirveyi üretememek ise, terazinin bir kefesinin uzun süredir boş kaldığını düşündürür.
İşte bu yüzden bu yazının adı TERAZİdir.
Çünkü “Terazi boş durmaz; doğruluk ve emek er ya da geç kefesine düşer”.
Unutulmamalıdır ki, “emek olmadan yemek olmaz”.
Vesselam.