HİZAYA GELMEK VE ÖZGÜRLÜK
Bazıları bizden tam teslimiyet ister. Bazen acımasızca, bazen tatlı bir aldatışla… Ama her yol, ruhumuzu kemirir, özümüzden uzaklaştırır.
Dünya, tutsak bir şehir gibi; omuzlarımızda yükler, boynumuzda zincirler, içimizde derin yaralarla yürürüz.
Arada bir durmak, yarayı kapatmak, duvara yaslanmak… Bu küçük nefes anları bile nadir bir hazdır.
Ve biz buna sevinç duyarız; çünkü zincirler içinde yakaladığımız huzuru özgürlük sanırız.
Başkalarını dışlar, hızlısını, yavaşını, kurallara uyanı ya da uymayanı yargılarız…
Herkes yaralıdır; kimse kendi gerçeğiyle buluşamaz.
Oysa hakiki özgürlük yalnızca Allah’tan gelir.
Kendi yolunda, kendi ışığında yürümek…
Ama kendi doğrusu olmadan, ezberlenmiş kurallarla yürüyenler bunu anlayamaz.
Asıl felaket: yarayı görmeden, başkasını suçlayarak, insanlıktan uzaklaşırız.
Dünya, yeni renkler giymiş: Soluk, Mat, Kızıl…
Duyarsızlık, ruhun kanına işleyen bir ateş gibi.
Bu ahlaki çöküş, kalbi taşlaştırır, başkalarına karşı hissizleştirir.
Uzun çatışmalar ve zulümler boyunca, insanlar başkalarının iyiliği ve güveni için hislerini kapatır, zarar verirler.
Bu, insanlıktan uzaklaşmanın en soğuk biçimidir.
Ama hâlâ umut var.
Vicdan ışığı bir gün yeniden yanarsa, suçluları tanıyacağız; onları ayırt edeceğiz.
Bizi duygusuz makinelere dönüştürmeye çalışanlara inat, “Ateşkes!” diyeceğiz.
Tarih hatırlayacak; biz de durduğumuz yeri.
Zamanın akışı içinde, kurtuluş bizim ellerimizde.
Ellerimizdekini küçümsediğimiz için başkasına bel bağlamayı bırakmalı; emek verirsek, kendi rızkımızı çıkarabiliriz.
Başkası yok.
Ve unutma: “Yeni bir ülke bulamazsın.”
Kendi yolunda yürümek ve kendi doğruna sadık kalmak… İşte gerçek özgürlük.