Dünya…
Kâğıt üzerinde kurallarla yönetilen, kürsülerde adaletin dillendirildiği; fakat sahada gücün hüküm sürdüğü bir yer…
Bir tarafta “nükleer tehdit” diyerek müdahaleyi meşrulaştıranlar,
Diğer tarafta “egemenlik” diyerek direnmeye çalışanlar…
Ama asıl soru şu:
Ateşi kim yakıyor, kim söndürmeye talip oluyor?
Bugün Amerika Birleşik Devletleri, sahip olduğu güçle dünyanın herhangi bir noktasına müdahale edebilecek kapasitede.
Bunu kimi zaman güvenlik, kimi zaman barış, kimi zaman da müttefiklik adı altında yapıyor.
Karşısında ise İran…
Yıllardır kuşatıldığını düşünen, kendi güvenliğini kendi kurallarıyla sağlamaya çalışan bir ülke.
Ve denklemin ortasında İsrail…
Kendi varlığını tehdit altında gören ve bu tehdit algısıyla hareket eden bir başka aktör.
Görünen tablo bu.
Fakat görünmeyen daha derin…
Bu savaş; yalnızca bir nükleer program meselesi değildir.
Bu savaş; yalnızca bir güvenlik kaygısı da değildir.
Bu savaş;
enerjinin, coğrafyanın, gücün ve hâkimiyet arzusunun kesiştiği bir fay hattıdır.
Dün Irak Savaşı “kitle imha silahları” gerekçesiyle başladı…
Bugün hâlâ o coğrafyada barış tam anlamıyla tesis edilebilmiş değil.
Birleşmiş Milletler kararlar alır, bildiriler yayımlar…
Ancak çoğu zaman o kararların gücü, uygulayanın gücü kadardır.
Kınamalar yapılır, çağrılar yükselir; fakat güçlü olanın iradesi, çoğu zaman bu sözlerin önüne geçer.
Bir ülkenin elindeki silah “caydırıcılık” sayılırken,
bir diğerininki “tehdit” olarak görülür.
Dünya savunma harcamalarının trilyon dolarlara ulaştığı bir düzende,
savaşın sadece cephede değil, masada da kazananları vardır.
Dünya petrolünün kalbi sayılan bu coğrafyada,
barışın kırılgan olması tesadüf değildir.
İşte mesele tam da burada düğümlenir.
Adaletin terazisi, gücün elinde tutulduğunda;
haklı ile güçlü arasındaki çizgi silikleşir.
Bütün bu karmaşanın ortasında biz neredeyiz?
Tarihin yükünü omuzlarında taşımış bir millet olarak…
Nice badireleri aşmış, nice fırtınalardan geçmiş bir iradenin mirasçıları olarak…
Bizim en büyük hatamız; başkalarının kavgasını sadece seyretmek değil,
o kavgalardan ders çıkarmamaktır.
Çünkü dünya bize bir kez daha şunu hatırlatıyor:
Güçlü değilsen, konuşamazsın.
Bağımsız değilsen, karar veremezsin.
Hazır değilsen, savrulursun.
Ve şimdi söz, bu toprakların gerçek sahibi olan millete düşer:
Ey Türk milleti…
Farklı düşünebiliriz.
Ayrı siyasi görüşlere sahip olabiliriz.
Aynı cümlelerde buluşamasak bile, aynı kaderde buluştuğumuzu unutmamalıyız.
Çünkü bu coğrafyada ayakta kalmanın tek bir yolu vardır:
Güçlü olmak.
Üretmek.
Kendi ayakları üzerinde durmak.
Ve her şartta tam bağımsız kalabilmek.
Unutulmamalıdır ki;
bağımsızlık, sadece bir kelime değil, bir duruştur.
Ve o duruş, lafla değil; emekle, akılla ve birlikle inşa edilir.
Bugün dünyaya baktığımızda gördüğümüz şey şudur:
Güçsüzlerin haklılığı, güçlülerin gölgesinde kaybolur.
O hâlde bize düşen;
ne gölge olmak, ne de gölgede kalmaktır.
Bize düşen;
kendi ışığını üreten bir millet olmaktır.
Ve o ışık, ancak birlikte yanarsa anlam kazanır.
Ey Türk milleti…
Unutma ki bizler sadece bir coğrafyanın insanı değil,
aynı zamanda bir inancın, bir medeniyetin ve bir vicdanın taşıyıcılarıyız.
Bizler;
haksızlık karşısında susmayı zul sayan bir inancın mensuplarıyız.
Adaleti, gücün değil; hakkın yanında arayan bir milletiz.
Çünkü bizler Müslüman Türkleriz…
Mazlumun duasını yük bilen,
yetimin başını okşamayı ibadet sayan,
adaleti kılıcından önce kalbinde taşıyan bir ecdadın evlatlarıyız.
O yüzden bizim yürüyüşümüz;
sadece güçlenmek için değil,
aynı zamanda doğru kalabilmek içindir.
Rabbim bizlere;
güç verirken adaleti unutturmayan,
zenginlik verirken vicdanı kaybettirmeyen,
iktidar verirken istikameti şaşırtmayan bir şuur nasip etsin.
Ve bizleri;
birbirine düşen değil, birbirine omuz veren,
ayrışan değil, aynı duada buluşan bir millet eylesin.
Çünkü bu topraklarda yükselen her ses,
ancak “biz” olabildiği zaman yankı bulur.
Vesselam...