Bir zamanlar şehre hayat veren, türkülerimize giren, şiirlere ilham olan Tunca ve Meriç…
Bugün aynı nehirlerin kenarına gidin; göreceğiniz şey sadece ağır ağır ilerleyen, yer yer neredeyse duran bir su kütlesi. O gürül gürül akan, Edirne’nin ruhunu taşıyan nehirler adeta nefesini tutmuş bekliyor.
Peki, soruyorum: Bu sessizlik sadece doğanın kaderi mi, yoksa insanın umursamazlığı mı?
Su durma noktasına geldiğinde, içindeki hayat da durur. Balıklar ölür, bitki örtüsü çürür, oksijen azalır, koku artar. Ve bizler, bu şehri paylaşan insanlar, her gün biraz daha duyarsızlaşırız. Bugün nehirde duran su, aslında bizim vicdanımızın da aynasıdır.
Kime bakmalı bu konuda?
Suyun debisinden DSİ sorumlu.
Çöplerden, çevresinden belediye sorumlu.
Kirlilikten, denetimden Çevre İl Müdürlüğü sorumlu.
Ama asıl mesele şu: Bu kurumlar neden aynı masada buluşup da “Edirne’nin nehirlerini yaşatmak” için el ele vermezler?
Her biri topu diğerine atarsa, Tunca da Meriç de ölüme terk edilir. Oysa bu nehirler sadece birer su kaynağı değildir; şehrin tarihi, kültürü, turizmi, hatta çocuklarımızın geleceğidir.
Kimse kusura bakmasın; görev sahibi olup da “benim işim değil” demek, en büyük kolaycılıktır. Bir kurum diğerini beklerse, nehirler bizi beklemez. Onlar akar ya da susar; ama bizim gevşekliğimizin bedelini doğa öder.
Makam odalarında hazırlanan raporların süslü cümleleri, nehrin kokusunu örtemez. Kağıt üzerinde temiz görünen her şey, suyun içinde daha kirli hale gelir. Edirne’ye gelen misafir bir kez Meriç kenarına oturduğunda, gördüğü manzara belediye binasının önünden daha çok şey anlatır. İşte o an gerçek hizmet ölçülür.
Nehirlerimizin temizliği için büyük yatırımlara gerek yok. Birkaç samimi adım, düzenli bakım, ortak sorumluluk, halkın bilinçlenmesi… Hepsi mümkün. Ama önce bir karar vermek gerekiyor: Biz bu nehirleri seyirlik manzaradan ibaret mi göreceğiz, yoksa hayatın kendisi olarak mı?
Benim çağrım nettir:
Bugün DSİ’sinden belediyesine, çevre müdürlüğünden valiliğine kadar her kurum bu meseleye sahip çıkmalı. Kurumların gücü protokol masalarında değil, nehir kenarında belli olur. Bugün harekete geçmeyenler, yarın kuruyan nehir yatağında açıklama yapmak zorunda kalacak. O zaman kimse alkışlamaz.
Çünkü Tunca’nın ve Meriç’in bize ihtiyacı yok; asıl bizim onlara ihtiyacımız var.
Onlar kurursa, bu şehir de kurur.
Ve unutmayalım: Bir şehir, suyunu kaybettiğinde sadece akışını değil, umutlarını da kaybeder.
Vesselam...