Ali Kutlu’nun kaleminden
Edirne…
Sadece bir şehir değildir; bir medeniyetin kökleri, bir imparatorluğun zarafeti, zamanın içinden süzülerek bugüne ulaşan bir emanettir. Bu emanetin en kıymetli nişanelerinden biri de hiç şüphesiz Edirne Sarayı’dır. Bir zamanlar devlet aklının tecessüm ettiği, kararların alındığı, tarihin yön bulduğu bu ihtişamlı mekân; bugün ise geçmiş ile gelecek arasında kurulan bir köprü olarak varlığını sürdürmektedir.
Milli Saraylar…
1 Mayıs 1925 tarihinde kurulan bu köklü yapı, bir zamanlar devletin yönetim merkezleri olan sarayları, kasırları ve köşkleri yalnızca korumakla kalmayıp; onların ruhunu, kültürünü ve taşıdığı medeniyet mirasını gelecek nesillere aktarmayı kendine vazife edinmiş bir kurumdur. Bu yönüyle Milli Saraylar, sadece bir idari yapı değil; geçmiş ile gelecek arasında kurulan bir miras köprüsüdür.
Milli Saraylar Başkanlığı’nın uhdesinde yürütülen çalışmalar, yalnızca taşın ve toprağın ihyası değildir; aynı zamanda bir ruhun, tarihin birikiminin ve bir medeniyet idrakinin yeniden ayağa kaldırılmasıdır. Çünkü bazı yapılar bina değildir; bir milletin kimliğidir. Edirne Sarayı’nın bugünkü noktaya gelişi de işte bu idrakin bir neticesidir. Sabırla, emekle ve vefayla yeniden hayat bulan bu kadim mekân, artık sadece geçmişi anlatan bir harabe değil; geleceğe yön veren bir şahsiyettir.
Osmanlı’nın payitahtlarından biri olan Edirne’de inşa edilen bu saray, özellikle II. Murad’dan Fatih Sultan Mehmed’e, II. Bayezid’den sonraki padişahlara kadar devletin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Zaman içinde çeşitli tahribatlara uğrasa da, bugün yeniden ayağa kaldırılma gayreti; geçmişe duyulan vefanın en somut göstergesidir.
Bu noktada bir ismi özellikle zikretmek gerekir.
Milli Saraylar İdaresi Başkanı Yasin Yıldız…
Sadece bir yönetici değil; aynı zamanda kültürel mirasa gönül vermiş bir fikir adamı olarak, Edirne’de atılan her adımda izini görmek mümkündür. Bu yaklaşım, kurumsal bir sorumluluğun ötesinde; bir medeniyet meselesine dönüşmektedir. Özellikle II. Bayezid Külliyesi’nde hayata geçirilen iftar organizasyonu fikri, sadece bir yemek ikramı değil; bir medeniyetin yeniden hatırlanmasıdır.
Burada ayrı bir parantez açmak gerekir.
Zira son yıllarda ecdat mirasına sahip çıkılması, tarihi eserlerin ihyası ve vakıf kültürünün yeniden canlandırılması noktasında devletin en üst makamında gösterilen hassasiyet, sahaya da güçlü bir şekilde yansımaktadır. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki kararlı duruşu; sadece büyük projelerde değil, Edirne gibi kadim şehirlerde de hissedilen bir iradedir. Çünkü bazı şehirler proje ile değil, vizyon ile ayağa kalkar.
Ve bu vizyonun sahadaki yansıması…
Ramazan ayı boyunca II. Bayezid Külliyesi’nde kurulan iftar sofraları, sadece açlığı gideren bir masa değil; gönülleri buluşturan, kalpleri aynı duada birleştiren bir rahmet iklimine dönüşmüştür. O sofralarda yemek değil; kardeşlik dağıtılmıştır.
Bu hizmetin arka planında emek veren isimler ise takdiri fazlasıyla hak etmektedir.
Edirne Sarayı Daire Başkanı Ünal Karıncalı’nın koordinasyonu,
Koruma Amir Vekili Ufuk Karaoğlan’ın hassasiyeti,
Yeniimaret Mahallesi Muhtarı Neslihan Dönmez Dürüktaş’ın sahadaki gayreti ve mahalleyle kurduğu güçlü bağ, bu hizmetin içten ve canlı temsilini oluşturmuştur.
İmam Resul Babaoğlu’nun gönüllere dokunan duruşu,
Emekli imam Nebi Topal’ın tecrübesi ve vakarı,
Müezzin Şahin Bulur’un sesiyle yankılanan maneviyatı,
Ve Eyüp Aydın ile Eyüp Catering’in bu organizasyona kattığı hizmet anlayışı…
Hepsi bir bütünün parçası olarak, görünmeyen ama hissedilen büyük bir emeğin temsilcileridir. Çünkü bazı emekler görünmez, ama milletin gönlünde iz bırakır.
Edirne Sarayı’nın yeniden ayağa kalkışı ile II. Bayezid Külliyesi’nde kurulan iftar sofraları, aslında aynı hakikatin iki farklı yüzüdür:
Biri taşları diriltir, diğeri insanı…
Biri geçmişi ayağa kaldırır, diğeri bugünü onarır.
Ve burada en derin hakikat şudur:
Bir millet, geçmişine sahip çıktığı kadar geleceğe yürür.
İşte bu yüzden bu yapılanlar sıradan bir hizmet değil; bir medeniyet iddiasının sessiz ama güçlü bir ilanıdır.
Ve bizler…
Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak, böylesi hizmetleri sadece izlemekle yetinmemeli; takdir etmeyi, teşekkür etmeyi ve en önemlisi kıymet bilmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü vefa, geçmişe saygının; teşekkür ise emeğe duyulan hürmetin adıdır.
Yazıyı bir kıssa ile nihayetlendirelim:
Vaktiyle bir dervişe sormuşlar:
“Dünyada en zor iş nedir?”
Derviş şöyle demiş:
“Bir emaneti unutmamak, bir vefayı eksiltmemek…”
Ve eklemiş:
“Çünkü insan unuttuğunda sadece hatırasını değil, kimliğini de kaybeder.”
Bugün Edirne’de yapılanlar, işte bu kimliğin yeniden idrak edilmesidir.
Ve artık mesele sadece bir sarayın ayağa kalkması değildir…
Mesele, bir milletin köklerinin yeniden ayağa kalkmasıdır.
Çünkü bazı yapılar taşla yükselir…
Ama bazı hakikatler insanın yüreğinde inşa edilir.
Edirne’de kurulan o sofralar ve ayağa kaldırılan o saray bize şunu hatırlatmaktadır:
Bir millet, geçmişini hatırladığı gün büyür…
Unuttuğu gün ise küçülür.
Ve tarih…
Her zaman hatırlayanları yazar, unutanları değil.
Vesselam...