İnsan tuhaf bir varlık.
Kendine iyi geleni “doğru”, zor geleni “gereksiz” ilan etmeye meyilli.
Din ise çoğu zaman nefsin hoşuna gitmez.
Çünkü din; sınırsızlığa sınır çeker.
Faiz yüksek kazandırıyorsa, “Ne var bunda?” der insan.
Bir hesap büyürken içindeki boşluğun da büyüdüğünü fark etmez.
Kazanç artar ama kanaat azalır.
Beş vakit namaz iş arasında zor gelir.
“Yoğunluk var” denir.
Ama bir bildirim sesi duyulduğunda elimiz anında telefona gider.
Demek ki mesele vakit değil; öncelik.
Oruç zor gelir.
Ama beden için yapılan diyet zor gelmez.
Spor için çekilen açlık problem olmaz.
Demek ki mesele zorluk değil; anlamdır.
Sadaka…
Verenin canını yakacak kadar vermek…
İşte nefis tam burada itiraz eder.
Çünkü insan tutmayı sever, biriktirmeyi sever, garanti hissetmeyi sever.
Oysa din şunu öğretir:
Biriktirdiğin değil, paylaştığın seni büyütür.
Bazıları bu yüzden dinden uzak durur.
Çünkü din; hırsa “yavaşla”,
faize “dur”,
nefse “bekle” der.
Nefis ise hemen ister.
Kolay ister.
Kârlı ister.
Ve insan çoğu zaman kısa vadeli rahatlığı, uzun vadeli hakikate tercih eder.
Oysa mesele inanıp inanmamak tartışmasından daha derindir.
Ve belki de bütün mesele şudur:
İnsan ya sınırları reddederek özgür olduğunu sanır,
ya da sınırlarla terbiye olarak gerçekten özgürleşir.
Nefis sürekli ister.
Daha çok para, daha çok rahat, daha az sorumluluk…
Din ise insana şunu öğretir:
Kendine hâkim olamayan, hiçbir şeye hâkim olamaz.
Kur’an, bu hakikati anlatmadan önce kâinatı şahit tutar.
Güneşe, aya, geceye, gündüze, göğe, yere yemin eder…
Ve sonra insanın içine döner:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir;
onu kirletip gömen ise hüsrana uğramıştır.” (Şems, 9–10)
Bu yüzden mesele inanıp inanmamak değil;
kimin yönettiğidir.
Çünkü hayatın sonunda herkes bir şeye teslim olur.
Ya nefsinin kölesi olursun…
ya da nefsini kendine köle yaparsın.
İkisi birden mümkün değildir.
Ve insanı yücelten,
hangi tarafı seçtiğidir.
