Ali Suphi’nin kaleminden
Bazı isimler vardır; sadece yaşadıkları döneme değil, sonrasına da iz bırakır. Onları anlamak için biyografilerine bakmak yetmez… Söylediklerinin bugün hâlâ yankı bulup bulmadığına bakmak gerekir. İşte Alparslan Türkeş de bu isimlerden biridir.
Aradan yıllar geçti. Takvimler değişti. Nesiller yenilendi. Ama bazı sorular hâlâ aynı yerde duruyor:
Bir insanın ardından geçen zaman, onun fikirlerini siler mi… yoksa daha da görünür mü kılar?
Bugün, bir ölüm yıldönümünden öte, bir fikrin zamana karşı verdiği sınavın günüdür.
Türkeş’i anlamak için onu sadece bir siyasi figür olarak görmek eksik kalır. Çünkü o, aynı zamanda bir duruştu. Kimi zaman sert, kimi zaman tartışmalı ama her zaman net… Belki de en çok bu yüzden seveni de çok oldu, eleştireni de.
Fakat şu gerçek inkâr edilemez:
O, “kararsızlık” kelimesini hayatından çıkarmış bir adamdı.
Bugünün dünyasında en çok eksik olan şey nedir diye sorsak… çoğu kişi ekonomi, siyaset ya da adalet der. Ama belki de en büyük eksik, netliktir.
İnsanların neye inandığını tam olarak söyleyemediği, rüzgâra göre yön değiştirdiği bir çağda; dün söylediğini bugün inkâr etmeyen bir karakter, ister istemez dikkat çeker.
Elbette her fikir tartışılabilir. Her görüş eleştirilebilir.
Ama mesele şu: Bir insan, savunduğu değerler uğruna ne kadar bedel ödemeyi göze almıştır?
İşte burada mesele sadece söz olmaktan çıkar, hayata dönüşür.
27 Mayıs Darbesi sonrasında yaşanan kırılmalar… ardından gelen sürgün yılları… siyasi yasaklar, kapatılan kapılar, yeniden başlamak zorunda kalınan mücadeleler…
Bunlar bir biyografi detayı değildir.
Bunlar bir davanın bedelidir.
Yıllar boyunca dışlanmak…
Yıllar boyunca yanlış anlaşılmak…
Yıllar boyunca yalnız bırakılmak…
Ama yine de geri adım atmamak…
Bugün kolay gibi görünen “fikir sahibi olmak” meselesi, o günlerde çoğu zaman bir bedel listesiyle birlikte gelirdi.
Ve o bedeller, sadece makamla ya da unvanla ödenmezdi.
Sabırla ödenirdi.
Dirençle ödenirdi.
Ve çoğu zaman sessizce ödenirdi.
Zaman garip bir terazidir.
Herkesi tartar… ama herkese aynı sonucu vermez.
Kimileri zamanla unutulur, isimleri bir satırda kalır.
Kimileri ise zaman geçtikçe daha çok konuşulur.
Bu farkı oluşturan şey, makam değil…
çekilen çilenin ağırlığıdır.
Çünkü kolay elde edilen şeyler, kolay unutulur.
Ama bedel ödenerek kazanılan her şey, zamanın hafızasına kazınır.
Bugün dönüp baktığımızda, mesele sadece bir ismi anmak değildir.
Mesele, o ismin hangi şartlar altında ayakta kaldığını anlamaktır.
Bugün insanlar fikirlerini ifade ederken bile hesap yapıyor:
“Ne kaybederim?”
“Ne kazanırım?”
“Rahatım bozulur mu?”
Oysa bazı insanlar için soru hiç bu olmadı.
Onlar için soru şuydu:
“Doğru olan ne?”
İşte bu yüzden bazı hayatlar, sadece yaşanmaz…
örnek olur.
Ve gelelim bugüne…
4 Nisan 1997…
Bir ömrün son günü.
Ama aslında bir fikrin değil.
Çünkü bazı ölümler, bitiş değildir.
Sadece bir emanetin devredildiği andır.
Ardında makamlar bırakmadı belki…
Ama inandığı bir çizgi, yürüdüğü bir yol ve o yol uğruna ödediği bedelleri bıraktı.
Ve belki de en önemlisi…
Ardında şu soruyu bıraktı:
“Sen, inandığın şey uğruna neyi göze alabilirsin?”
Bugün bir mezar taşı başında durup dua etmek kolaydır.
Zor olan, o mezar taşının temsil ettiği hayatı anlayabilmektir.
Çünkü bazı insanlar sadece yaşamaz…
bir ölçü bırakır.
Ve o ölçü, herkes için aynı soruyu sorar:
Söz mü ağırdır… yoksa bedel mi?
İşte Alparslan Türkeş, bu sorunun cevabını hayatıyla vermiş bir isim olarak, bugün hâlâ zamanın terazisinde tartılmaya devam ediyor.
Ve o terazi…
Hâlâ şaşmıyor.