Ben ve arkadaşlarım yazıyoruz.
Kelimeleri tartarak, cümleleri bilerek, ne söylediğimizi farkında olarak yazıyoruz. Ama yazılarımızın muhatapları… rahatsız olmuyor gibi davranıyor. Olabilir; belki içten içe bir şeyler oluyor, belki bir cümle canlarını sıkıyor, belki bir satır gece uykularını kaçırıyor. Fakat bunu gizlemeyi pek beceremiyorlar. Ben görüyorum. Yazının içinde duran biri olarak, her satırın ardında pişkinliklerini ve küçük tereddütlerini ele verdiklerini açıkça görüyorum.
Bu ülkede eleştiri artık bir ses değil, bir yankı. Çarpıyor, dönüyor, dolaşıyor ama kimsenin üzerine alınacağı bir yere temas etmiyor. Çünkü muhataplar kendilerini kusursuz sayıyor. Herkesin yoğurdu tatlı, herkesin aynası temiz, herkesin vicdanı sözde rahat. Kimse “yoğurdum ekşi” demiyor. Demediği gibi, ekşi kokuyu da başkasının kabına bırakıyor.
Yazılanlar okunuyor; bunu biliyorum. Ama okunanlar asla sahiplenilmiyor. Çünkü sahiplenmek sorumluluk ister, yüzleşme ister, koltuğun kenarına biraz huzursuzluk bırakır. Oysa rahatsız olmamak bir refleks hâline gelmiş. Duymamış gibi yapmak, görmemiş gibi susmak, en risksiz savunma yöntemi.
Ben yazıyorum; aynayı tutuyorum.
Ama aynaya bakmak istemeyenler, aynayı suçluyor. Camı karalıyor, ışığı kapatıyor, yüzünü başka tarafa çeviriyor. Kendine bakmaktan bu kadar kaçan bir pişkinlik, artık masum bir sessizlik değil; bilinçli bir tercihtir.
Burada suç yok. İsim yok. İşaret yok.
Ama vicdan var. Ve vicdan, üzerine alınmayan her cümlede biraz daha ağırlaşıyor. Yazılar yankılanıyor; kimse kulak asmıyor. Ya da öyle sunuluyor. Çünkü rahatsız olduğunu belli etmek, kusursuzluk maskesini düşürür.
Ben yazmaya devam ediyorum.
Çünkü bazen yazmak, sonuç almak için değil; pişkinliğin bu kadar rahat dolaşabildiğini kayda geçirmek içindir.
Ve şunu not düşmek gerekir: Yoğurt ekşi.
Bunu söylemeyenler değil; söyleyemeyenler düşünsün.
“Söz biter; vicdanı olan için.”