Edirne’nin Lezzetli Yazısına Lezzetli Bir Cevap
Sayın meslektaşım,
Gastronomi konusuna öyle bir giriş yapmışsınız ki hem acıkıyor insan hem de satır aralarında siyaset, kültür ve ekonominin kokusunu alıyor. Yazınızın üstü festival, altı manifestodan hallice. Tebrik ederim; hem iştah kabartıyor hem düşündürüyor. Ama itiraf edeyim, biraz da kıskandım: hem iştah açıyor hem de zekice iğneliyor, bu kolay iş değil.
Ama ben de müsaadenizle, o lezzetli yazınıza biraz kaşık sallayayım.
Edirne’nin gastronomik kimliğine bakış
Evet, Edirne’nin gastronomik kimliğini yeniden inşa etme çabasını görüyorum. Peki gerçekten bu çaba yeterli mi? Eski tatlar geri getiriliyor mu, yoksa sadece göz boyama mı söz konusu? “Bir zamanlar peyniri de vardı” diyerek nostaljik bir dokunuş yapıyorsunuz; aslında bir dönemin kaybolan lezzetlerine ince bir ağıt yakıyorsunuz. Sanki “peyniri unuttuk ama pirinci sahiplenelim” diyorsunuz. Duygusal, yerinde ve tebessüm ettiren bir sitem var: sanki Edirne mutfağı size “Ben buradayım ama biraz unutuldum” diyor.
Yönetimle mesafeli övgü
Vali beye, Turizm Müdürü’ne zarif bir teşekkür var yazınızda. Ama öyle klasik “sayın valimiz şöyle güzel işler yapıyor” tarzında değil. Bir adım mesafeli; “iyi başladınız, bakalım devamı gelir mi” tonunda. Ne çok pohpoh ne fazla eleştiri. Edirne gazeteciliğinin en kıymetli geleneği bu: överken hafif iğnelemek, eleştirirken tebessüm ettirmek. “Sizi izliyorum” kısmı da ayrı bir şov; okur gülüyor, yönetim hafif ürküyor, ama tatlı bir denge kurulmuş.
Öze dönüş mesajınız net
“Çikolata festivali gibi bizden uzak etkinlikler yerine öze dönüldü” diyorsunuz. Hem bir rahatlama var hem de hafif alaycı bir ton. Okur bunu fark ediyor. Yıllardır yapılan yapay organizasyonlara ince bir dokundurma var; öyle doğrudan değil ama “Bu sefer doğru yapın, yoksa biz buradan güleriz” havası seziliyor.
Yerel işletmelere hafif tokat, zekice uyarı
“Kuru soğanla tava ciğer verilmesi kabul edilemez” diyorsunuz. Sanki tarif kitabı ve yerel hafıza kavga etmiş gibi. Sadece tabağa değil, geleneğe sahip çıkmışsınız. “Çok para kazanma hırsı tadı kaçırıyor” kısmı ise hafif iğneli ve esprili bir dokunuş; bazı işletme sahipleri gülümseyerek alınabilir, bazıları fena halde kızabilir, ama okur buna bayılıyor.
Ekonomi, kültür, kimlik üçgeni
“Ne kadar çok marka, o kadar ekonomi” diyorsunuz. Bu cümle sadece bir tespit değil, aynı zamanda zarif bir tokat gibi: “Marka olun ama özünüzü satmayın, yoksa biz buradan güleriz.” Bir köşe yazısında ekonomi, turizm ve kültür hepsi bir araya gelmiş. Bu karışımı tutturmak kolay değil ama siz hem güldürdünüz hem düşündürdünüz.
Son söz: Tadında, kıvamında bir yazı
Gastronomi üzerinden bir kent kimliği inşa ederken Edirne’nin ruhunu da masaya yatırmışsınız. Yazı boyunca ne salt övgü var ne de kuru eleştiri. Tatlıyla tuzlunun dengesi gibi olmuş. Ve hafif alaycı iğnelerle okurun yüzünde tebessüm bırakmış.
Ben de bu yüzden diyorum ki: aferin! Bu kadar lezzetli, hem zihin hem damak çalıştıran bir metin az yazılır. Ama dürüst olalım, Edirne’nin gizli lezzetlerini ortaya çıkarmak kolay değil; sizin gibi tadı yerinde kalemler olmasa, hâlâ “pirinci mi peynir mi önce yeriz?” diye tartışıyor olurduk.
Devamını sabırsızlıkla bekliyorum; bakalım sıradaki yazıda okurun iştahını ne kadar kabartacak ve zekice hangi esprilerle güldüreceksiniz.