Bazı insanlar vardır...
Hayatları boyunca kapısını çalan üç kişiden fazlasını görmemişken, bir gün kendilerini kalabalıkların önünde bulurlar.
Mikrofon uzatılır.
Kürsü hazırlanır.
Kameralar açılır.
İşte tam o anda karakter ile makam arasındaki mücadele başlar.
Kimi insan makamı taşır.
Kimi insanı ise makam taşır.
Aradaki farkı anlamak için uzun uzun araştırmaya gerek yoktur.
Kürsüye çıktığında gözlerini kâğıttan ayıramayanlara bakmanız yeterlidir.
Çünkü insan kendi sözünü konuşurken kalabalığa bakar.
Başkasının sözünü okurken satırlara...
Eski bir halk hikâyesi vardır.
Kendini buğday ambarında gören fare, bir süre sonra ambarın sahibi olduğuna inanmış.
Önce buğdayları kendi malı sanmış.
Sonra ambarı.
Sonra da kendisini...
Oysa değişen fare değildi.
Sadece bulunduğu yerdi.
Bugün siyasetin koridorlarında da benzer hikâyelere rastlamak mümkündür.
Dün adını bilenlerin sayısı bir kahvehaneyi doldurmazken, bugün birkaç alkış duyunca kendisini milletin sesi sananlar vardır.
Oysa yankı ile ses aynı şey değildir.
Yankının kendine ait bir sözü yoktur.
Ne verilirse onu tekrar eder.
Ne yazılırsa onu okur.
Ne söylenirse onu söyler.
Sonra da dönüp bunun adına liderlik der.
İnsan ister istemez tebessüm ediyor.
Çünkü tarihte kendisini kürsü kadar büyük sanan çok kişi geldi geçti.
Kürsü indi.
Mikrofon kapandı.
Kalabalık dağıldı.
Geride ise birkaç unutulmuş fotoğraf ve sararmış gazete kupürleri kaldı.
Bazıları makamın verdiği yüksekliği kendi boyu zannediyor.
Bazıları da alkışın sahibinin kendisi olduğuna inanıyor.
Oysa alkışların da kiralık olduğu zamanlar vardır.
Bugün var olan kalabalıkların yarın başka meydanlarda toplanmayacağının garantisi yoktur.
Siyasetin en eski yanılgısı da budur.
Emaneti mülk sanmak...
Görevi saltanat sanmak...
Temsili sahiplik sanmak...
Ve en tehlikelisi...
Kendisine emanet edilen cümleleri kendi fikri zannetmek...
İnsanın en büyük imtihanı yoksulluk değildir.
Güçtür.
Çünkü yoksulluk insana ne olduğunu gösterir;
Güç ise ne olmadığını unutturur.
Bir makamın kapısından içeri giren herkes büyümez.
Bazıları sadece gölgesini büyütür.
Sonra gölgesini kendisi sanmaya başlar.
İşte felaket de orada başlar.
Emaneti mülk, alkışı sadakat, kalabalığı hakikat zannetmeye başladığınız gün...
Kendinizi kaybetmişsiniz demektir.
Oysa hakikat alkışla ölçülmez.
Mikrofonun sesini açmakla söz büyümez.
Kürsünün yüksekliği de insanın boyunu uzatmaz.
Çünkü insanın gerçek değeri, önüne konulan metni kaç dakikada okuduğuyla değil;
Kâğıt elinden alındığında ne söyleyebildiğiyle ölçülür.
Ve unutulmamalıdır...
Bu dünyada hiçbir ambar fareyi büyütmez.
Sadece ona, bir süreliğine büyük olduğunu zannettirir.