Bazıları için bir yapı.
Bazıları için bir alışkanlık.
Ama aslında insanın kendine dönme cesareti.
Kapısından içeri girerken ayakkabılarımızı çıkarıyoruz; keşke biraz da kibirimizi çıkarabilsek. Çünkü cami, sadece secde edilen yer değil; insanın kendini tarttığı yerdir. Dışarıda güçlü görünen nice insanın içeride omuzları düşer. Çünkü orada kimse kimliğini, makamını, parasını taşımaz. Sadece kalbini taşır.
Abdest alırken yüzümüze su çarpıyoruz ama aslında yüzleşiyoruz. Günün telaşı, kırgınlıkları, hırsları… Hepsi suyla birlikte akıp gitsin isteriz. Ama su kirleri götürür; niyet götürmezse hiçbir şey değişmez. Camiye adım atarken sağ ayakla girmek güzeldir, fakat kalbi yanlış yerde bıraktıktan sonra o adımın pek anlamı kalmaz.
Caminin içinde bir sessizlik vardır. O sessizlik boşluk değildir; doluluktur. Yüksek sesle konuşan birini gördüğümde hep şunu düşünürüm: İnsan en çok kendini bastırmak için bağırır. Oysa cami, bastırılan değil bırakılan yerdir. Orada biri Kur’an okur, biri dizlerinin üstünde dua eder, biri belki ilk defa ağlamaya cesaret eder. Biz fark etmeyiz ama herkes kendi yükünü bırakmaya gelmiştir.
Saflar kurulduğunda dünya biraz düzelir. Yan yana durduğunuz kişinin kim olduğunu bilmezsiniz ama onunla aynı hizadasınızdır. Ne öndesiniz ne geride. Omuz omuza durmak sadece fiziki temas değildir; “ben senden üstün değilim” demektir. İşte cami insana bunu öğretir ama biz bazen bunu en çabuk unutanlarız.
Temizlik meselesi… Camiye en güzel kıyafetimizle gelmek isteriz. Güzel koku süreriz. Ama asıl mesele dışımız değil, içimizdir. Yerlere atılan bir çöp, hoyratça kapatılan bir kapı, sert bir bakış… Bunlar da kir bırakır. Camiye saygı, taşına değil manasına gösterilir.
Ve çocuklar…
En çok konuşulan, en çok yanlış anlaşılan mesele.
Bir çocuğun camide olması rahmettir. Gürültü değil. Fakat ilgisizliğin adı rahmet değildir.
Saf arasında dolaşan bir çocuğa kızan amcayı da anlıyorum; namazda huzur arıyor. Ama çocuğunu tamamen serbest bırakıp arkaya çekilen babayı da anlayamıyorum; sorumluluk namazdan önce başlar. Çocuk camiye alışsın diye getiriliyorsa, caminin ne olduğu da öğretilmelidir.
Çocuk kıpırdanır. Bu fıtratıdır.
Ama bağırmak, koşmak, başkasının secdesine çarpmak artık terbiyenin eksikliğidir.
Cami “sus” diye bağırılan yer değildir; örnek olunacak yerdir. Çocuk, babasının nasıl durduğuna bakar. Annesinin nasıl beklediğine bakar. En büyük ders sözle değil, hâl ile verilir. Bugün saf arasında dolaşan o çocuk, yarın en ön safta duracaksa; bu biraz da bizim bugünkü sabrımıza bağlıdır.
Cami avlusunda yüksek sesle siyaset konuşulduğunu, ticaret tartışıldığını gördüğümde içim burkulur. Dünya zaten dışarıda gürültülü. İçeri biraz sükûnet bıraksak olmaz mı? Cami tartışma yeri değildir; insanın kendiyle hesaplaştığı yerdir.
Selimiye Camii’nin minarelerinden yükselen ezanı düşünün. O ses Edirne’nin taş sokaklarına çarpar, sonra insanın kalbine dokunur. “Gel” der. “Ne hâlde olursan ol, gel.” Biz bazen o çağrıya yetişiyoruz ama huzura yetişemiyoruz. Çünkü bedenimiz geliyor, zihnimiz gelmiyor.
Namaz bitince cami adabı bitmez. Ayakkabıyı düzgün koymak, kapıyı yavaş kapatmak, birine selam vermek… Küçük şeyler gibi görünür. Ama insan küçük şeylerde belli olur. Camiye girerken ağırbaşlı olup çıkarken aceleci olmak yakışmaz. Orada aldığımız huzuru dışarı taşıyamıyorsak, içeride neyi eksik bıraktık diye düşünmek gerekir.
Cami adabı kurallar listesi değildir.
Kalbin incelmesidir.
Taş temiz olabilir. Kubbe pırıl pırıl olabilir. Halılar mis gibi kokabilir.
Ama kalp kirliyse hiçbir şey tamam değildir.
Belki de mesele şudur:
Camiye yakışmak değil, camiden çıkınca hayata yakışmak.
Taşa değil, kalbe yakışır bir insan olabilmek…
Asıl edep budur.
Didar Refika Ulvi
Eğitimin Unuttuğu Şey: İnsan
Fatih Kutlu
Üç Sac Ayağı: Antrenör, Sporcu, Veli
Bahaddin Özbuğutu
REİS VE ROMAN KARDEŞLERİ.
İbrahim YANIK
Armutlu: Geçmişin Sesi, Geleceğin Umudu
Ali SUPHİ
Bir Fikrin Ardından: Zamanın Tarttığı Adam
Ömer Faruk
Beş Bin Adalet, Yirmi Bin Hikâye...
Ali Kutlu
“Güzelleştirme mi, Sorgulanması Gereken Bir Süreç mi?”