Herkes konuşuyor.
Haklı olanlar konuşuyor, güçlü olanlar konuşuyor, sesi çıkanlar konuşuyor.
Cümleler çoğalıyor, kelimeler sertleşiyor, tonlar yükseliyor.
Ama garip olan şu: Konuşma arttıkça anlam artmıyor.
Bir mesele ortaya çıktığında önce ses yükseliyor.
Haklılık iddiası, dinleme ihtiyacının önüne geçiyor.
Kimse karşısındakini duymak istemiyor; çünkü herkes kendi cümlesinin peşinde.
Oysa bazı hakikatler anlatılarak değil, sorumluluk alınarak anlaşılır.
Günlük tartışmalar büyük cümlelerle kuruluyor.
Bu cümleler ekranda güçlü duruyor, kürsüde alkış alıyor.
Ama o cümlelerin yükü çoğu zaman
hiç konuşmayanların omzuna biniyor.
Arada kalanlar, taraf olmak istemeyenler,
sadece hayatını sürdürmeye çalışanlar…
İşte tam da bu noktada, yük sadece konuşanların değil, yönetenlerin omzundadır.
Çünkü şehirler alkışla değil, kriz anlarında gösterilen dirayetle ayakta durur.
Sorunların yüksek sesle değil,
soğukkanlılıkla, sahaya inerek ve çözüm arayarak ele alındığı zamanlar vardır.
Bazen haklı olmak yetmiyor.
Haklılığın da bir üslubu, bir zamanı, bir taşıma kapasitesi var.
Ama şunu da unutmamak gerekir:
Sorumluluk makamında olanlar için susmak değil, çözmek esastır.
Zor anlarda hedef olmayı göze alıp yük alanlar,
şehir adına konuşmayı değil,
şehir adına toparlamayı seçenler vardır.
Devlet konuşur, toplum dinler.
Toplum konuşur, birey susar.
Ama herkes aynı anda konuştuğunda
krizi yönetmeye çalışanların sesi kaybolur.
Oysa şehir, krizle değil;
krizin nasıl yönetildiğiyle sınanır.
Bugün yaşadığımız yorgunluk biraz da bundan.
Sürekli taraf olmaya zorlanmaktan,
sürekli yüksek sesle düşünmekten,
sürekli bir şey söylemek mecburiyetinden…
Ama bütün bu gürültünün içinde,
sorumluluğu omuzlayıp çözüm arayan bir iradenin varlığı da görmezden gelinmemeli.
Belki de artık daha az konuşmaya,
daha çok tartmaya ihtiyacımız var.
Çünkü her mesele bağırarak çözülmüyor.
Bazıları ancak
sükûnetle, emekle ve kararlılıkla yerli yerine oturuyor.
Konuşmak kolay.
Zor olan, konuşmadan önce düşünmek.
Daha da zor olan, düşündüğünü kırmadan söylemek.
Ve belki en zoru:
Gürültünün ortasında sakin kalıp sorumluluk almaya devam edebilmek.
Vicdan bağırmaz; yük alır ve bekler.
Ve bazen o yük, kürsüde alkış toplayan sözlerle değil;
sahada tutulan nöbetlerle,
açılmaya çalışılan vanalarla,
gecenin bir yarısı verilen kararlarla taşınır.
Yönetmek, her sesi bastırmak değildir;
kriz anında şehri ayakta tutacak soğukkanlılığı koruyabilmektir.
Eleştiri elbette olacak.
Ama eleştirinin en anlamlı hâli,
sorumluluk alanı yok saymadan yapılabildiği yerdir.
Çünkü bazı anlarda mesele
kimin daha yüksek konuştuğu değil;
kimin yükü sırtlandığıdır.
Söz biter; yük kalır.
Didar Refika Ulvi
