https://www.akhaberedirne.com/files/uploads/user/23ffc5ebe5beb8bf3b3e6ecfcce1b3e8-75e8603a922e2e423272.jpeg
Ömer Faruk

Derin Sulara Girmeden Yüzme Rehberi

04-01-2026 17:08 507 kez okundu.

Bazı insanlar vardır; hayatı yüzerek değil, ıslanmadan geçerek yaşar.
Ne dalgaya denk gelir, ne akıntıya. Hep suyun en sakin yerindedir. Ama nedense kendini derinlik uzmanı sayar. Islak değildir ama fikirleri hep “sudan”.

Riskle arasına mesafe koymak onun için bir refleks değil, bir yaşam stratejisidir. Cesaret dediği şey, yanlış anlaşılma ihtimali en düşük cümleyi kurabilmektir. Netlik gereksiz bir lükstür; bulanıklık varken kim niye berraklık istesin?

Her meselede temkinlidir.
Hatta o kadar temkinlidir ki, hiçbir meseleye denk gelmez.
Olan biteni dikkatle izler, ama hep güvenli bir mesafeden. Çünkü yakın durmak sorumluluk doğurur; sorumluluk da huzuru bozar. Huzur ise onun en büyük ideolojisidir.

Genelde çok şey bilir.
Hatta herkesten biraz daha fazla bilir.
Ama bilginin garip bir kullanım şekli vardır: Hep sonradan işe yarar.
Olay geçer, fırtına diner, ortalık sakinleşir…
Sonra birden ortaya çıkar:
“Zaten ben de öyle düşünüyordum.”

Elbette düşünüyordur.
Kim düşünmüyordur ki?
Mesele düşünmek değil; ne zaman düşündüğünü söyleyebildiğindir.

Tatlı su kurnazının en büyük mahareti, her cümleyi geri alınabilir kurmasıdır. Yazdığını inkâr etmez ama sahiplenmez de. “Yanlış anlaşıldı” diyebilmek için özellikle yanlış anlaşılabilecek şekilde yazar. Böylece her ihtimale karşı haklı kalır.
Haklı olmak, burada bir ahlaki üstünlük değil; bir sigorta poliçesidir.

Bir de duruş meselesi vardır.
Bu konuda son derece hassastır.
Ama duruşu sabit değildir; zemine göre ayarlanır.
Sert rüzgârda eğilir, hava durunca doğrulur. Sonra da aynaya bakıp “ne kadar esneğim” der. Omurga yerine amortisör taşımanın modern bir meziyet olduğuna içten içe inanır.

Hakikatle ilişkisi mesafelidir.
Hakikat yalnız kaldığında onu rahatsız etmez.
Kalabalık olduğunda ise hemen yanına sokulur. Çünkü yalnız kalan hakikat risklidir; kalabalık olan ise gelecek vaat eder.

En sevdiği cümleler genelde şunlardır:
“Her şeyi siyah-beyaz görmemek lazım.”
“Bu mesele o kadar basit değil.”
“Elbette iki tarafın da haklı olduğu noktalar var.”

Bu cümleler çok kullanışlıdır.
Çünkü hiçbir şey söylemeden konuşmuş olursun.
Kimse sana kızmaz, kimse seni alkışlamaz. Ama hep oradasındır. Varlığın hissedilir ama yokluğun asla fark edilmez. Tatlı su kurnazının ideali de budur: Fark edilmeden iz bırakmak değil; iz bırakmadan var olmak.

Bütün bunlar olurken kendini son derece zeki hisseder.
Belki de öyledir.
Ama zekânın tamamını kendini korumaya harcayan bir aklın, geriye hakikat için ayıracak pek bir alanı kalmaz.

Yıllar geçer.
Takvimler değişir.
O hâlâ yazıyordur.
Hâlâ ölçülü, hâlâ dengeli, hâlâ kimseyi rahatsız etmeyen bir ustalıkla…

Ama tuhaf bir şey olur:
Kimse ondan gerçekten bir şey hatırlamaz.
Ne risk aldığı bir an vardır hafızalarda,
ne “burada durdu” denilen bir cümle,
ne de bedel ihtimaliyle yazılmış tek satır.

Çünkü hayatını idame ettirmekle iz bırakmak arasında ince ama hayati bir fark vardır.
Tatlı su kurnazı bu farkı çok iyi bilir.
Ve genelde, iz bırakmamayı tercih eder.

Şimdi, naçizane bir tavsiye:
Bir gün, sadece bir günlüğüne, cümlelerini sigortasız yaz.
Yanlış anlaşılma ihtimali olan bir söz söyle.
Herkesin alkışlamayacağı bir yerde dur.
Çünkü insanı gerçekten ele veren şey, ne kadar akıllı olduğu değil; o aklı ne uğruna riske ettiğidir.

Zaten en tehlikeli olanlar bağıranlar değil,
hiç ıslanmadan yüzdüğünü sananlardır.

“Gerisi, okuyanın vicdanına.”

Neler Söylendi?