HİÇLİK…

Ali SUPHİ

10-05-2026 22:51

 

Bazı sorular vardır, insanın kendine dönmeden cevaplayamayacağı…

“Sen kimsin?”

Bu soru bazen bir insanı yükseltir, bazen de bütün yükünü yere indirir.

Rivayet edilir ki; bir mecliste mütevazı bir bilgeye “Kendini nasıl görüyorsun?” diye sorarlar. O ise uzun uzun sıfatlar saymak yerine sadece şunu söyler:

“Ben, kendine bir şey sanmayan biriyim.”

Oradakiler bu cevabı anlamakta zorlanır. Çünkü insan çoğu zaman kendini, sahip olduğu makamla, adıyla, çevresiyle tarif etmeye alışmıştır. Oysa bazı insanlar vardır; isimlerinden çok sessizlikleriyle konuşurlar.

Aynı soruyu bu kez karşısındakine yöneltir bilge:

“Peki sen kimsin?”

Adam gururla anlatmaya başlar… bulunduğu görev, ulaşmak istediği makam, gelecekte hayal ettiği yerler…

Her cevapta biraz daha yükselir kendi zihninde.

Sonra bilge tek bir soru daha sorar:

“Bunların hepsinden sonra geriye ne kalacak?”

Adam bir an durur… Çünkü bütün yolların sonunda aynı yere çıktığını fark eder:

Hiçliğe.

İşte o an, gerçek soru başlar:
Madem sonunda herkes aynı yere varacak, bu kibir neden?

İnsan çoğu zaman kendini “bir şey” olarak tanımladığında değer kazandığını düşünür. Makamlar, unvanlar, kalabalıklar… Bunlar bir süre insana ağırlık değil, sahte bir yükseklik verir. Ama o yükseklik, içi boş bir zemine basar.

Bazı düşünürler bu durumu şöyle açıklar: İnsan, kendini bir grubun parçası yaptığında yalnızlığını unutur. Aidiyet duygusu, bazen bir sığınak olur; bazen de insanın kendini kaybettiği bir kalabalık.

Çünkü kalabalık büyüdükçe birey küçülür; birey küçüldükçe sorgulama da azalır.

İnsan, “biz” dediği yerde bazen “ben” olmayı bırakır; ama fark etmez, yerine çoğu zaman sadece itaat kalır.

Bu yüzden tarih boyunca güç elde eden bazı topluluklar, iyilik adına hareket ettiklerini söylerken bile, başkalarının hayatına yön verme hakkını kendilerinde görmüştür. Oysa en büyük kırılma tam da burada başlar: İyilik adına bile olsa, insanın insana hükmetme arzusu…

Bir noktadan sonra insan, kendini korumak için bir şeye tutunur. Bazen bir fikir, bazen bir topluluk, bazen de bir makam… Ama neye tutunursa tutunsun, aslında içindeki boşluğu doldurmaya çalışır.

O boşluk büyüdükçe insan daha çok “bir şey olmak” ister.

Daha görünür olmak…
Daha çok bilinmek…
Daha çok sayılmak…

Oysa bu arayış bitmez. Çünkü insan, dışarıda ne bulursa bulsun, içerideki eksikliği kapatamaz.

Gerçekten “bir şey” olduğunu sanan insan, çoğu zaman içten içe en kırılgan insandır. Çünkü sürekli kendini ispat etmek zorundadır. Sürekli yukarıda kalmak zorundadır. Ve en küçük sarsıntı, o sahte yüksekliği yerle bir eder.

Ama “hiç” olmayı kabul eden insan öyle değildir…

O, kendini sürekli büyütmeye çalışmaz. Aksine küçülmeyi, sadeleşmeyi, durmayı bilir. Çünkü bilir ki insanın değeri gösterdiği şeyde değil, taşıdığı ahlaktadır.

“Hiç” olmayı öğrenen insan; kırmaz, dökmez, övünmez.
Daha çok dinler, daha az konuşur.
Daha çok anlar, daha az hükmeder.

Ve en önemlisi, kendini merkeze koymadığı için hayata daha geniş bir yer bırakır.

Belki de insanın en büyük olgunluğu burada gizlidir: Kendini bir şey sanmayı bırakıp, sadece insan olduğunu hatırlamakta…

Çünkü insan, ne kadar dolarsa o kadar eğilir.

Ve en sonunda şu sessiz hakikat kalır geriye:

Yükseldikçe büyüdüğünü sananlar değil, eğildikçe olgunlaşanlar kalıcı olur.

DİĞER YAZILARI Bir Fikrin Ardından: Zamanın Tarttığı Adam 01-01-1970 03:00 GECEYE KAPILANLAR 01-01-1970 03:00 Fikir Cesaret İster 01-01-1970 03:00 “Ruhun Direnişi”: Cem Karaca 01-01-1970 03:00 ALIŞKANLIK – I | Normal Olanın İnşası 01-01-1970 03:00 “Alışkanlık” 01-01-1970 03:00 Yetki Alışkanlığa Dönüşürse, Şehir Yorulur 01-01-1970 03:00 Direksiyon Yetki Verir, Üslup Vermez 01-01-1970 03:00 Geriye Kalan Şey? 01-01-1970 03:00